Kıbrıs’ın Sosyal, Ekonomik ve Siyasi Tarihi

Kıbrıs, Sicilya ve Sardunya adalarından sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adasıdır. Kıbrıs adası, Doğu Akdeniz’deki özel konumundan dolayı tarih boyunca Akdeniz’e ve Akdeniz ticaretine egemen olmak isteyen devletlerin veya uygarlıkların ilgisini çekmiştir. Bu özelliğinden dolayı Ada, şu anki adını alıncaya kadar, tarih boyunca birçok isimle anılmıştır. Mısır ve Hitit kaynaklarında Ada’ya Alaşya (Alasya, Alashia) veya Asi Fenikeliler zamanında Hetim (Hettim), Asur belgelerinde ise Yatnana veya Ya adları verilmiştir. Bazı dönemlerde Kıbrıs’ta kurulan Amatusya, Salaminya ve Pafya şehir devletleri de Ada’nın ismi olarak kullanılmıştır. Ayrıca Kıbrıs adının, ana kraliçe Kibele’ye Kıbrıs adasında verilmiş olan Kipris adından, bakır sözcüğünün İbranice’deki karşılığı olan kopher kelimesinden veya Akadca ve Lâtince karşılığı olan cuprum adından ya da Kıbrıs’ta çok fazla bulunan servi ağaçlarının Lâtincesi olan Cypress sözcüklerinden geldiği rivayet edilmektedir.

Kıbrıs, tarihi devirlerde bağımsız bir krallık şeklinde yönetilmiştir. Daha sonraları Akdeniz’deki stratejik konumu nedeniyle çevresindeki güçlü devletlerin himayesine ve istilâsına uğramıştır. Böylece Kıbrıs’a hâkim olan her devlet Kıbrıs adasında kendinden bir iz bırakarak Ada’nın kültürünü zenginleştirmiştir. Kıbrıs adası, varoluşundan itibaren Mısır, Hitit, Grek Kolonileri (Aka ve Dor), Fenike, Asur, Pers, Büyük İskender, Roma, Doğu Roma (Bizans), İslâm Devleti, İsaac Comneneus, İngiliz, Templier Şövalyeleri, Lusignan, Venedik, Osmanlı ve Britanya devletlerinin himayelerine veya hâkimiyetlerine girmiştir.

Romalılar devrinde, MS 46 tarihinde, Hıristiyanlık Ada’nın resmi dini olarak kabul edilir. Kıbrıs adasının resmî dininin Hıristiyanlık olmasına, o tarihlerde Ada’da yaşayan Yahudiler karşı çıkarak Romalılara karşı ayaklanırlar. Romalılar bu hareketlerinden dolayı Yahudileri Kıbrıs’tan sürerler. Kıbrıs adası Roma İmparatorluğu’nun MS 395 yılında idarî bakımdan Batı ve Doğu Roma şeklinde ikiye ayrılmasıyla birlikte coğrafî konumundan dolayı imparatorluğun Doğu kısmında yer alır. Bizans hâkimiyeti sırasında Kıbrıs adasında Hıristiyanlık hızla yayılarak Ada’da ilk Ortodoks kilisesi kurulmuştur.

Kıbrıs adası Akdeniz’deki hâkim konumu, askerî ve ticarî önemi dolayısıyla yüzyıllarca Akdeniz’e egemen olmak isteyen Müslümanlarla Hristiyanlar arasında mücadele alanı olmuştur. Kaynaklarda Bizanslılar idaresinde iken Kıbrıs adasına, 632-964 yılları arasında, İslâm orduları tarafından 24 sefer düzenlendiği söylenmektedir. Ada Müslümanlar tarafından 649 tarihinde fethedilmiştir. Kıbrıs adası, XI. yüzyılın sonunda Haçlı seferleri başladığında, Bizans ile Haçlılar arasında iyi ilişkiler ve yakın temas sağlayan bir rol üstlenmiştir. Ayrıca 1148 yılında Bizans İmparatoru, Venediklilere tanınan ticarî ayrıcalıkların Girit ve Kıbrıs adaları için de geçerli olduğunu kabul ederek Lâtinlerin Kıbrıs adasına yerleşmelerine olanak sağlar.

Haçlı seferleri başladığından beri ‘kutsal topraklara’ giden yol üzerinde olan Kıbrıs, eskiye göre Haçlı orduları için daha önemli bir hâle gelmiştir. III. Haçlı seferine katılarak bölgeye gelen İngiltere Kralı I. Richard’ın (Arslan Yürekli Richard) 1191 Mayısında Kıbrıs’a gelmesiyle birlikte İsaac Comnenesus’un Ada’daki idaresi son bulur. III. Haçlı seferinin Haçlı dünyasına en önemli katkısının Kıbrıs adasının ele geçirilmesi olduğu kaynaklarda söylenmektedir. Arslan Yürekli Richard, Kıbrıs’a hâkim olduktan sonra Ada’yı Kutsal topraklardaki hâkimiyetlerini Müslümanlara kaptıran Templier (Templar) Şövalyelerine satar. Şövalyelerin idaresinden memnun olmayan Kıbrıslıların isyan etmeleri üzerine, Ada’ya fazla hâkim olamayacaklarını anlayan şövalyeler, Kıbrıs’ı çok kısa bir süre sonra I. Richard’a geri verirler. I. Richard ise bu sefer adayı Kudüs eski kralı olan Fransız asıllı Guy de Lusignan’a, 1192 yılında, aynı fiyata satarak Ada’daki Lusignan hâkimiyetini başlatmış olur. 1192-1489 yılları arasında Lusignan soyundan gelen kral ve kraliçeler, Kıbrıs adasını yönetir. Lusignanlar devrinde Kıbrıs ismen Kudüs Krallığı adını taşıyan, fakat varlığını 1291’e kadar Akka merkez olmak üzere ancak birkaç şehirde sürdüren Haçlılarla Antakya ve Trablus Haçlı devletleri için vazgeçilmez bir üs olur. Lusignanlar ile birlikte Kıbrıs’ın merkezi yapılan Lefkoşa, yine de Mağusa’nın zenginliğine erişemeyecektir. Kıbrıs’ta Lâtin başpiskoposluğu, Lusignanlılar döneminde, Lefkoşa merkez olmak üzere kurulur. Ayrıca Lefkoşa’ya bağlı Baf, Mağusa ve Limasol şehirlerinde birer Lâtin piskoposluğu açılır. 1260 yılında ise Papa Alexander, yayımladığı “Bulla Cypria” adlı resmî yazısıyla, Lâtin başpiskoposunu tüm Ada’nın tek dinî lideri ilân eder. Bu durum, Ortodoks olan Kıbrıslılar arasında huzursuzluk yaratmış ve zaman zaman yönetime karşı isyan etmelerine neden olmuştur.

Yakın Doğu’daki Hristiyan Müslüman mücadelesinde Kıbrıs kralları etkin rol almışlardır. Lusignan kralları Haçlı seferlerine lojistik destek sağladıkları gibi kimi seferlere de askerleriyle katılmışlardır. Kıbrıs krallarının haçlı zihniyetine yatkın politikaları yüzünden Kıbrıs adası, zamanla Yakın Doğu’dan kovulan Haçlıların sığınağı hâline gelmiştir. Yaşadıkları toprakları Müslümanlara kaptıran Templier ve Hospitailer şövalye tarikatları da bir süre için tarikatlarını Kıbrıs adasına taşımışlar ve Kıbrıs’ta bulundukları sürede Ada’nın siyasî hayatında etkin rol oynamışlardır.

1250-1517 yılları arasında Mısır ve Suriye’de hüküm süren Memlük devleti, İslâm ve Türk tarihinde önemli bir yer tutar. Haçlılarla mücadele eden ve Kutsal Toprakların koruyuculuğunu yapan Memlükler, Yakın Doğu’daki Haçlıların en önemli üsleri konumunda olan Kıbrıs’a da zaman zaman akınlar yapmışlardır. 1426 yılında ise Sultan Barsbay’ın Ada’ya saldırarak Limasol, Larnaka ve Lefkoşa’yı ele geçirdiği bilinmektedir. Bu sefer sırasında Kıbrıs’ın Lusignan asıllı kralı Janus da esir alınmıştır. Ancak Memlükler Kıbrıs’ta kalmamışlar, sadece Ada’dan yıllık 8.000 duka vergi alarak Lusignan krallarının Kıbrıs’ı idare etmelerine izin vermişlerdir. Memlükler Lusignan krallarının Ada’yı yönetmelerine izin vermelerine rağmen, Lusignan idaresi artık eski güçlerinden oldukça uzaktılar. Hatta 1448 yılında Karaman Beyliği’nin Anadolu’daki son Kıbrıs Krallığı toprağı olan Korykos’u ele geçirmesine dahi engel olamamışlardır.

Dıştaki sorunlara bir de Ada’daki Ceneviz-Venedik çekişmesi eklenince Kıbrıs’ın ekonomisi iyice çökmüştür. Cenevizliler söz konusu mücadeleden üstün çıkarak bir ara Kıbrıs’a hâkim olmayı başarmışlar, hatta 1372-1464 yılları arasında Mağusa kentini ellerinde tutmuşlardır.. Venedikliler Kıbrıs adasının son Lusignan idarecisi olan Venedik asıllı kraliçe Catherina’ya baskı yaparak 1489 tarihinde tahtından kendi lehlerine vazgeçmesini sağlamışlardır. Venedik, Ada’daki Lusignan idaresine son vererek Doğu’daki son Haçlı devletini ortadan kaldırmış oluyordu. Venedik devleti, Kıbrıs adasındaki hâkimiyetini sağlama almak için Lusignan krallarının Memlük Sultanlığına verdikleri vergiyi ödemeye devam etmiştir. Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) 1517 yılında Mısır’ı ele geçirerek, Memlük Sultanlığına son vermesiyle birlikte, Venedik Cumhuriyeti, Kıbrıs için Memlüklere verdiği yıllık vergiyi artık Osmanlı Devleti’ne vermeye başlamıştır.

Türklerin, Kıbrıs adası ile ilgilenmeleri ve Ada ile ticaret yapmaları Anadolu Selçukluları zamanında başlar. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev Antalya’nın fethinin ardından Kıbrıslılara çeşitli ticarî ayrıcalıklar tanımıştır. Kıbrıs, Osmanlı Devleti’ne karşı ilk kez 1472 yılında Venedik, Rodos şövalyeleri ve Uzun Hasan tarafından oluşturulan birliğe katılmıştır. 1486’da Osmanlı Devleti Memlük Devleti’ne saldırı hazırlıkları yaparken, Kıbrıs kralından Memlüklere karşı yapılacak seferde Osmanlı donanması için üs talep etmiştir. Bu isteğin geri çevrilmesi üzerine, sefere katılan donanma Kıbrıs kıyılarına sınırlı saldırılarda bulunmuştur.

KIBRIS’TA OSMANLILAR

Kıbrıs adasının Osmanlı Devleti tarafından fethedilmesinin sebepleri arasında birçok neden sayılabilir. Yavuz Sultan Selim döneminde Suriye ve Mısır’ın fethi ile kutsal topraklar imparatorluğa katılmıştır. Bu fetihler Doğu Akdeniz bölgesinin güvenliğini zorunlu hale getirmiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin Doğu Akdeniz’in çevresindeki Kıbrıs dışındaki ülkeleri de ele geçirmesi sonucunda Kıbrıs adasının kazandığı stratejik önem, Ada’nın alınmasında etkili olmuştur. Ada’nın fethi, Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyetinin kesin olarak kurulması için gerekliydi. Venedik, 1540 yılında Osmanlı Devleti ile yaptığı barış antlaşmasına rağmen Kıbrıs adasında Venedikli ve Maltalı korsanların üslenmesine izin vermekteydi. Söz konusu korsanlar Doğu Akdeniz ticaret yollarının kavşak noktasında bulunan adayı üs olarak kullanıp tüccarlarla kutsal topraklara giden hacıların güvenliğini tehlikeye sokmaktaydılar. Bunların yanında Ada’nın eski bir İslâm ülkesi olması da sefer kararında etkili olmuştur. Nitekim Şeyhülislâm Ebusuud Efendi’nin Kıbrıs seferi ile ilgili verdiği fetvada, Ada’daki Osmanlıların miras hakkından bahsetmektedir.

Devrin ünlü sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa ise Don-Volga kanalı ile Süveyş kanalı açma projeleri olduğundan ve devlete faydadan çok zarar getirebileceğinden dolayı, Kıbrıs seferine başlangıçta karşıydı. Bunun yanında Kıbrıs seferine karar verilince, Sokollu Mehmet Paşa Ada’nın fethi için gerekli tedbirleri almakta gecikmemiştir. İlk önce, Osmanlı ülkesinden Kıbrıs’a herhangi bir ürün satılması yasaklanarak, Kıbrıs adası ticarî bir ablukaya alınmaya çalışılmıştır. Osmanlı Devleti’nin Rodos’u alması üzerine sıranın kendilerine geldiğini anlayan Venedik Cumhuriyeti Kıbrıs adasında gerekli savunma tedbirlerini almaya başlar. Osmanlıların yaptığı savaş hazırlıklarına karşılık olarak, Venedik, Osmanlı Devletine karşı büyük bir haçlı donanması oluşturmak için Papa ve İspanya’nın yardımlarını sağlamaya çalışır. Diğer taraftan ise Venedik, Kıbrıs’taki başta Lefkoşa ve Mağusa kaleleri olmak üzere bütün askerî yapıları güçlendirir. Ayrıca Kıbrıslıları kendi yanına çekmek için çalışmalara başlar.

Osmanlı ordusu Lala Mustafa Paşa kumandası altında 1570 yılının Mart ve Mayıs aylarında Kıbrıs adasının zorlu fethine başlamıştır. Osmanlı askeri 2 Temmuz’da Limasol kalesi önüne ulaşır. Kale halkı, kaleyi terk ettiğinden Limasol’un fethinde herhangi bir güçlük yaşanmamıştır. Bir gün sonra Larnaka önlerine gelen donanma buraya asker çıkarır. İç kısımlara ilerleyen Osmanlı askerlerine Ada halkı zaman zaman kılavuzluk yaparak her türlü lojistik desteği sağlamışlardır.

Osmanlı kuvvetleri yaklaşık bir buçuk aylık bir kuşatmadan sonra Lefkoşa’yı ele geçirirler. Lefkoşa’nın Osmanlı ordusunun eline geçmesi Girne, Baf gibi bazı yerleşim yerlerinin de Osmanlılara savaşsız teslim olmasını sağlamıştır. Lala Mustafa Paşa, Lefkoşa’yı aldıktan sonra Kıbrıs adasında bir beylerbeylik teşkilatı kurar. Kıbrıs’ın ilk beylerbeyliğine ise Avlonyalı Muzaffer Paşayı atayarak, Mağusa’nın fethi için gerekli hazırlıklara girişir. Denizden ve karadan yaklaşık bir yıl kuşatılan Mağusa kalesinin 1 Ağustos 1571 tarihinde alınmasıyla birlikte Kıbrıs’ın fethi tamamlanmış olur. Mağusa’nın Lefkoşa’ya göre çok uzun ve zahmetli bir kuşatmadan sonra alınabilmesi, kalenin surlarının çok güçlü olmasına, denize kıyısı bulunmasından dolayı ülke dışından yardım almasına ve kış mevsiminin gelmesine bağlanabilir. Kıbrıs’ın ilk beylerbeyi olan Muzaffer Paşanın 26 Ağustos 1571’de başka bir yere atanmasıyla, yerine Sinan Paşa beylerbeyi olur. 1573 yılında Sinan Paşa da bu görevden alınarak yerine Cafer Paşa atanır.

Venedik Devletinin girişimleri sonucunda gecikmeli de olsa oluşturulan büyük haçlı donanması, Kıbrıs seferinden dönmekte olan Osmanlı donanmasını İnebahtı (Lepanto) denilen yerde yakalamıştır. 7 Ekim 1571 tarihinde yapılan deniz savaşında Osmanlı donanmasından sadece Uluç Ali Paşa komutasındaki gemiler kurtulmayı başarabilmiştir. Alınan bu yenilgiyle birlikte 1538 tarihinde Preveze Deniz Savaşı ile kazanılan Doğu Akdeniz’deki hâkimiyet sarsılmıştır. Her ne kadar da Osmanlı Devleti alınan ağır mağlubiyetten sonra bir yıl gibi kısa bir sürede yeni donanmasını Akdeniz’e çıkarmayı başarsa bile Akdeniz’de Osmanlı denizciliği bundan sonra eski gücüne ulaşamayacaktır. Osmanlı Devleti’nin çok kısa bir zamanda tekrar donanmasını ortaya çıkarması üzerine Venedik, 7 Mart 1573 tarihli antlaşma ile Kıbrıs’ın artık Osmanlı Devleti’ne ait olduğunu kabul eder.

OSMANLILARIN KIBRIS’TA İSKÂN VE ADAYI KALKINDIRMA POLİTİKASI

Yeni fethedilen bir yerin hem tam anlamıyla vatan toprağı yapılabilmesi hem de savunmasının kolay olabilmesi için burada Müslüman Türklerin yaşaması gerekmektedir. Bunun için de Osmanlı ülkesinden Kıbrıs’a ne kadar insanın getirileceğini saptamak için 1572 yılında Ada’da bir nüfus sayımı (tahrir) yaptırılmıştır. Bu sayım sonrasında Kıbrıs’taki birçok yerleşim yerinin terkedildiği anlaşılmıştır. Hatta Mesarya ve Mazato bölgelerinde 76 köyde hiç kimsenin yaşamadığı ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Devleti yöneticileri, Ada’nın şenlendirilmesi için özellikle Anadolu’dan (Konya, Karaman, Niğde, Kayseri, vd.) Kıbrıs’a Müslüman Türkleri sürgün fermanıyla göç ettirmişlerdir. Bu fermanda kazalarında arazi sıkıntısı çeken, vergi defterlerinde adı olmayan, çift bozan durumunda veya işçi olarak çalışanlarla şehirlerde ve köylerde işsiz olanların Kıbrıs’a gönderilmesi emredilmekteydi. Ayrıca kasabalarda sanat ve ticaretle uğraşanlardan ise her on haneden bir hane hesabı ile Kıbrıs adasına yollanması belirtilmekteydi. Yapılan hesaba göre, bu fermanla Kıbrıs adasına 5.720 hane nakledilmesi düşünülmüştür. Söz konusu fermanda, Kıbrıs adasının topraklarının çok bereketli olduğu, Ada’daki asayişin tamamen sağlandığı, Kıbrıs’ın imar ve inşası için gelenlerin iki yıl vergilerden muaf tutulacakları, malları olanların mallarının hemen satılıp paralarının ellerine verilmesi gibi özendirici ifadeler bulunmaktaydı.

1572 yılında yapılan sayıma göre, Kıbrıs’a Aksaray, Beyşehir, Seydişehir, Endugi, Develihisar, Ürgüp, Koçhisar, Niğde, Bor, Ilgın, İshaklı ve Akşehir’den olmak üzere toplam 1.689 aile sürülmüştür. Bu ailelerin ise sadece 777’si gönüllü olarak Ada’ya gitmeyi kabul etmiştir. XVI. yüzyılın sonlarına kadar Kıbrıs’a iskânı planlanan 12.000 aileden ancak 8.000’i yerleştirilmiştir. Kıbrıs adasının kalkınması için Ada’ya yapılan sürgünler, Kıbrıs adasının canlandırılması için fetihten sonraki ilk yıllarda devam edecektir. Daha sonraki yıllarda ise Osmanlı Devleti çeşitli adî suçluları veya görevlerinde usulsüzlük yapan devlet görevlilerini ya aileleriyle ya da yalnız olarak Ada’ya sürmüştür. Hatta Kıbrıs adası XVII. yüzyılın son yarısı ile XVIII. yüzyılda daha çok emirleri dinlemeyen ve yerleşik ahaliye zarar veren aşiretlerin sürgün yeri olarak kullanılmıştır. Söz konusu yüzyılda Mağusa kalesi ise imparatorluğun en azılı suçlularının gönderildiği kalelerden biridir.

Osmanlı Devleti idarecileri Kıbrıs’a Anadolu’dan insanlar getirirken aynı zamanda Ada’nın büyük şehirlerindeki güvenliği sağlamak için de çalışmıştır. Bundan dolayı da Lefkoşa ve Mağusa kaleleri içerisinde yaşayan gayrimüslimleri, zanaat mensupları dışında kalanları, evleri Müslümanlar tarafından satın alınmak yöntemiyle kale dışına çıkartmıştır. Osmanlı yönetimi, Kıbrıs’a Anadolu’dan Müslüman Türk unsurları göç ettirmişken, Kıbrıs’tan Venedik Devleti’nin zulmü sonrası kaçan yerli halkı da Ada’ya geri çağırmaktadır. Ayrıca Osmanlılar Kıbrıslılardan alınan ağır vergilerin birçoğunu kaldırdığı gibi angaryayı da yasaklıyordu. Adalılardan sadece haftanın bir günü şekerhânelerde çalışmasını istiyordu.

Tarih boyunca Kıbrıs nüfusunda dalgalanmalar gözlenmektedir. Osmanlı döneminde nüfusta meydana gelen iniş ve çıkışlar, doğal şartlara, dış baskılara ve Ada’daki Osmanlı Devletinin temsilcisi olan resmî görevlilere, Ortodoksların temsilcileri olan başpiskoposlar ile saray tercümanlarının uygunsuz tutumlarına bağlanabilir. Coronelli’ye göre, 1571 yılında Osmanlı fethinden önce Kıbrıs’ın nüfusu, 56.044’ü Lefkoşa, 6.616’sı Mağusa ve 134.926’sı diğer bölgelerde olmak üzere toplam 196.986’dır. Kıbrıs’ta Savorgnan’a göre 1562’de 180.000, A. Graziani’ye göre ise 1570’te 200.000 kişi yaşamaktadır. 1596 yılında Dandini, Müslüman erkek nüfusu 12-13.000, 1599 yılında Cotovicus ise 6.000 olarak vermektedir. Batılı seyyahlar 1590’lı yıllarda Lefkoşa, Mağusa, Girne ve Baf gibi şehirlerin önemli ölçüde Türkleştiğinden bahsetmektedirler. Başka yıllardaki nüfus tahminlerine göre ise 1691-1695 yılları arasında Coronelli’ye göre Ada’da 28.000 gayrimüslim ile 8.000 Müslüman erkek, 1777 yılında Kyprianos’a göre ise Ada’da 37.000 Hıristiyan ile 47.000 Müslüman yaşamaktadır. 1738 yılında Richard Pococke, Kıbrıs adasında 12.000 vergi veren Hıristiyan olduğunu belirterek Kıbrıs’taki nüfusun 2/3’ünü Hristiyanların 1/3’ünü ise Müslümanların oluşturduğunu söylemektedir. 1745 ve 1750 yılları arasında Alexander Drummond’a göre, Kıbrıs adasında 150.000 Müslüman Türk ve 50.000 Hıristiyan bulunmaktadır. Bunun yanında 1746 yılında Kıbrıs adasında 1.200 a‘lâ, 9.400 evsat ve 1.410 ednâ olarak toplam 12.050 cizye mükellefi bulunmaktadır. 1831 yılında yapılan nüfus sayımına göre Kıbrıs’ta 15.585 Müslüman erkek ile 29.780 gayrimüslim erkek yaşamaktadır. 1858 tarihli bir İngiliz konsolosluk raporu ise Kıbrıs’ın nüfusunu 180.000 olarak vermektedir.

OSMANLILARIN KIBRIS’TA KURDUĞU İDARÎ DÜZEN

Kıbrıs adasının fethi tamamlanır tamamlanmaz, Osmanlı idarecileri Kıbrıs’ı İstanbul’a bağlı bir beylerbeylik durumuna getirirler. Kıbrıs Beylerbeyliğine merkez Lefkoşa ile birlikte Ada’dan Baf, Girne ve Mağusa sancakları, Kıbrıs dışından ise Alâiye, Tarsus, İçel, Zülkadriye, Sis ve Trablusşam sancakları bağlanmıştır. Anadolu’dan Kıbrıs adasına sancak bağlanmasının sebepleri arasında Ada’nın ilk başta gelirinin düşük olması ve güvenliğinin daha kolaylıkla sağlanması sayılabilir. Kıbrıs adası, başkenti Lefkoşa olmak üzere, Tuzla, Limasol, Piskopu, Gilan, Evdim, Kukla, Baf, Hirsofu, Lefke, Pendaya, Omorfa, Girne, Karpas, Mağusa ve Mesarya şeklinde 16 kazaya ayrılmıştır. Başkent Lefkoşa ise birer kaza büyüklüğünde olan Değirmenlik ve Dağ adlı iki nahiyeye bölünmüştür.

Osmanlı Devletinin Girit ve Mora’da Venedikliler ile çatışmaları sonucunda Akdeniz’deki ticaretin durması, Ada’da çekirgelerin ve iklimin yol açtığı kıtlık ile diğer sayısız sorun, imkânı olan Kıbrıslıların daha iyi bir yaşam için Suriye ve Anadolu kıyılarına göç etmelerine neden olmaktaydı. Bu sebeplerle nüfusu ve geliri azalan Kıbrıs, beylerbeylik yıllığını karşılayamayacak hâle gelince, Divan-ı Hümâyun, 1670 yılında Kıbrıs adasındaki beylerbeylik teşkilatına son vermiştir. Bu yıldan itibaren Ada’nın idaresi Osmanlı kaptan-ı deryası vekilliğine bırakılarak Kaptan Paşa’nın atadığı mütesellimler tarafından 1703 yılına kadar yönetilmiştir.

1703 yılından itibaren Kıbrıs adası sadrazam olarak görevlendirilen kişilere has olarak verilmiştir. Sadrazamlar da Ada’yı yıllık olarak iltizam şeklinde vergi toplayıcı anlamına gelen muhassıllara kiralamışlardır. Kıbrıs adasındaki Sadrazamın idaresine 1745-1748 yılları arasında geçici olarak son verilerek, doğrudan Divan-ı Hümâyundan tayin edilen üç tuğlu paşalar atanmıştır. Bu dönemde Kıbrıs adasında Abdullah Paşa, Pir Mustafa Paşa ve Ebubekir Paşa görev yapmışlardır. 1748 yılından itibaren bağımsız eyalet uygulamasından vazgeçilerek, Kıbrıs tekrar vezir-i azam olanlara has olarak verilmiş ve bu uygulamaya 1785 yılına kadar devam edilmiştir. Bu yılda Kıbrıs sadrazam hassı olmaktan çıkarılarak Divan-ı Hümâyun’a bağlı bir muhassıllık hâline getirilmiştir. Kıbrıs, bu statüyü 1839 yılında Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar korumuştur.

Tanzimat sonrasında Kıbrıs adası Cezayir-i Bahr-i Sefid eyaletine bağlı bir sancağa dönüştürülüp idaresine kaymakam unvanıyla bir mutasarrıf tayin olunur. Bu dönemle birlikte Ada’da idarî, adlî, hukukî pek çok yeniliğin uygulamaya konulduğu ve yönetiminin daha yerel ve özerk bir duruma geldiği bir dönem başlar. Tanzimat Fermanı’nın getirdiği değişikliklere paralel olarak Kıbrıs altı kazaya bölünür. Buralarda imparatorluğun genelindeki gibi kaymakamlara yardımcı olmak üzere Müslüman ve gayrimüslimlerin temsilcilerinin bulunacağı birer kaza idare meclisi ve yargı meclisi oluşturulur. Merkez Lefkoşa’da ise mutasarrıf başkanlığında ona danışmanlık yapmak üzere bir sancak idare meclisi kurulur. Bu meclislerde Türkler, Rumlar ve diğer azınlıklar nüfuslarıyla orantılı olarak temsil edilmişlerdir. Kıbrıs, 1861 yılında Cezayir-i Bahr-i Sefid eyaletinden ayrılarak İstanbul’a bağlı bağımsız bir mutasarrıflık yapılır. 1868 yılında yapılan bir değişiklikle Ada, bu sefer de Çanakkale eyaletine bağlı bir mutasarrıflığa çevrilir. Ancak bu bölgenin Kıbrıs’a uzaklığı sebebiyle 1870 yılında Kıbrıs’ın Çanakkale’ye olan bağlılığına son verilerek 1878’de İngiltere’ye devrine kadar İstanbul’a bağlı bir mutasarrıflık olarak bırakılır.

Osmanlılar Kıbrıs adasını ele geçirince, imparatorluğun diğer bölgelerinde olduğu gibi Ada’da da şeriye mahkemeleri kurmuşlardır. Şer‘i mahkemeler, Ada’daki tüm Osmanlı vatandaşlarının aralarındaki anlaşmazlıkları Müslüman-gayrimüslim farkı gözetmeksizin çözmeye çalışırdı. Kıbrıslı gayrimüslimler, kendi aralarında meydana gelen hukukî sorunlarını kilise mahkemelerinde çözme hakkına sahip olmalarına rağmen şer‘i mahkemeyi kullanmaktan çekinmemişlerdir. Ayrıca Kıbrıslılar, kendi kazalarındaki mahkemeler yerine, daha kesin sonuç alabilecekleri Lefkoşa’daki mahkemeyi tercih etmektedirler. Söz konusu mahkeme İbrahim Paşa Mahallesinde, mahalledeki camii şerifin yanında bulunmaktadır.

Tanzimat Fermanı’nın ilânıyla birlikte, şeriye mahkemelerinin görev yaptığı sahalarda ise bir dizi düzenlemeler yapılarak yeni mahkemeler açılmıştır. Bunlar ticaret, nizamiye ve temyiz mahkemeleridir. Söz konusu mahkemelerde Müslüman ve gayrimüslimler eşit miktarda üyelerle temsil edilmekteydiler. Kıbrıs adasındaki ticaret mahkemesi batılı konsolosların isteği doğrultusunda Tuzla kazasında kurulmuştu. Şeriye mahkemeleri ise görev alanları daraltılmış olarak çalışmalarına devam etmiştir.

KIBRIS’TAKİ GAYRİMÜSLİMLERİN TEMSİLCİLERİ

Osmanlı idaresinde Kıbrıs’ta gayrimüslim olarak Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Maronitler ve batılı devletlerin konsolosları ve tüccarları yaşamaktaydı. Osmanlı idarecileri Ada’da yaşayan her topluluğun dinî liderlerini aynı zamanda siyasî liderleri olarak da kabul ederek, onlara cemaatlerini yönetme hakkı tanımıştır. Dolayısıyla her topluluğu temsil edenler dinî liderlerden oluşmaktaydı. Bunun yanında müstemen tüccarların temsilcisi olan konsoloslar ise birer ticaret adamıydılar.

Ortodoks kilisesi, Lusignanların Kıbrıs’a hâkim olarak adada Katolik kilisesini kurmalarıyla birlikte gerilemeye başlamıştı. Kıbrıs, Osmanlı Devleti tarafından fethedildikten sonra Ortodoks başpiskoposlar Kıbrıs adasında yaşayan Ortodoksların hem ruhanî hem de siyasî lideri konumuna getirilmiştir. Başpiskoposlar kendi halkı ve papazları tarafından seçilerek Kıbrıs muhassılı tarafından İstanbul’a bildirilmektedir. Merkez, kendisine önerilen papazları, miri pişkeşi vermeleri şartıyla kabul etmekteydi. Ortodoks Rum toplumu adlî, hukukî ve malî işlerini görmek için temsiliyet yetkisini, muhtariyet esaslarına göre ruhbanlar tarafından seçilen başpiskopos ve onun gösterdiği adaylar arasından seçilen saray tercümanı aracılığıyla kullanmaktaydı. Kıbrıs’ın merkezi Lefkoşa’da kalan başpiskoposlar, Baf, Tuzla ve Girne kazalarında bulundurdukları metropolitler ile diğer kazalarda, nahiyelerde, köylerde ve mahallelerde bulunan papazlar aracılığıyla reayayı istedikleri gibi organize ediyorlardı.

Kıbrıs adasındaki Ortodoksların bir diğer temsilcisi ise muhassılların sarayında görev yapan saray tercümanlarıydı(dragoman). Muhassılların yanında sarraflık ve yazıcılık yapan bu kişilerin görevleri arasında, para çeşitlerinin değerini bilip ona göre vergi tahsil etmek ve muhasıllar tarafından merkez Lefkoşa dışındaki kazalara gönderilecek olan belgeleri Rumî hattıyla yazmak sayılabilir. Ada’da göreve getirilen tercümanların resmî atanmaları merkezden yapılmaktaydı.

Kıbrıs Ermenilerinin tarihsel varlığı Bizans dönemine kadar geriye gitmektedir. Kıbrıs Ermenilerinin kökeni Kilikya, Suriye ve İran Ermenilerine dayanmaktaydı. Lusignanlar devrinde Lefkoşa’da bir Ermeni Mahallesi bulunmaktaydı. 1572 sayımına göre, Kıbrıs’ın başkenti olan Lefkoşa’da 8 mahalle bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi de Ermenilere aittir. Yine aynı sayım sonuçlarına göre, Lefkoşa’daki Ermeni nüfusu, Lefkoşa nüfusunun sadece %8’ini oluşturmakta olup Osmanlı döneminde Kıbrıs adasında yaşayan Ermeni toplumunun liderleri olan murahhassalar, İstanbul’daki Ermeni patrikliğine bağlıydılar. Ermenilerin, Lefkoşa kazasında yoğun olarak Meryem Ana adlı kiliselerinin bulunduğu Karamanî-zâde Mahallesinin yanında, başta Ermeniyan Mahallesi olmak üzere Lefkoşa’nın diğer bölgelerinde de yaşadıkları mahkeme kayıtlarından öğrenilmektedir. Ermenilerin Kıbrıs adasındaki bir diğer dini yapıları ise Girne kazasındaki Megara (Saint Makar/Sourp Magar) Manastırı’dır. Kıbrıs’ta bulunan Ermeniler ticaretle özellikle de ipek ticaretiyle uğraşmaktaydılar.

Osmanlı idaresi öncesinde Kıbrıs adasında yaşayan Yahudi cemaati Osmanlı döneminde de varlığını sürdürmüştür. Kıbrıs adası Osmanlılar tarafından fethedildiğinde Yahudiler, toplu halde Mağusa kentinde bir mahallede yaşamaktaydılar. 1577’de Kıbrıs’ın ticarî hayatını canlandırabilmek için Safed şehrinden bir miktar Yahudi getirilmek istenmesine rağmen Yahudiler daha sonraki yıllarda Ada’ya yerleştirilebilmişlerdir. Osmanlı devrinde Yahudiler Mağusa’nın yanı sıra Lefkoşa şehri ile Hırsofu, Lefke ve Girne köylerinde yaşamışlardır. Yahudilerin Kıbrıs’a göç etmeleri ve Ada’nın ekonomik hayatını canlandırmaları için yapılan her türlü teşvike rağmen Ada’ya yerleşmek istememişlerdir.

Kıbrıs’ta yaşayan Hıristiyan topluluklardan biri de Arap asıllı Maronitlerdir. Kıbrıs adasında Maronit olarak adlandırılan topluluğun gerçek ismi Maruni’dir. İlk Maronitlerin Kudüs Haçlı kralının Beyrut’u alması üzerine Ada’ya göç ederek yerleştikleri söylenmektedir. Kıbrıs’ı ziyaret eden batılı seyyahlardan Dandini ise Kıbrıs’ta bulunan Maronitlerin Lübnan bölgesinden Kıbrıs’a geldiklerini doğrulamakta, Lefkoşa’da bir kiliseleri ve Ada’nın çeşitli bölgelerinde toplam 19 köy veya çiftlikleri bulunduğunu bildirmektedir.

Kıbrıs adasında kendilerine çeşitli ayrıcalıklar tanınan bir başka sınıf ise Tuzla kazasında yaşamalarına izin verilen konsoloslardır. Osmanlı Devleti konsoloslara imparatorluğun her yerinde olduğu gibi Kıbrıs’ta da çok geniş haklar tanımıştır. Osmanlı Devleti, yabancı devletlerin konsoloslarını Tuzla kazasında toplayarak hem onların güvenliklerini daha kolay sağlamayı hem de adadaki ticareti denetim altında tutmayı amaçlamıştır. Kıbrıs’taki Osmanlı idarecilerinin konsolosları otorite altına alması veya denetlemesi olanaksız denecek kadar zor olup İstanbul’daki elçilerine bağlı olan konsolosların göreve atanmaları veya görevden alınmaları her zaman İstanbul’daki elçilerinin padişaha sunacağı dilekçeyle gerçekleşmekteydi. 18. yüzyılda Kıbrıs adasında bulunan İngiliz ve Fransız konsolosları, bankerlik yapma ve faizle borç para verme hakkı da elde etmişlerdi.

Belgelerden anlaşıldığına göre Kıbrıs’ta ilk konsolosluk açan devletler, Akdeniz ticaretinde etkin olan Fransa, İngiltere, Venedik, Flemenk (Nederlande/Hollanda) ve Ceneviz devletleridir. Osmanlı idaresinde Kıbrıs’ta Fransa (France), İngiltere, Hollanda (Nederlande/Flemenk), Venedik Cumhuriyeti, Ceneviz Cumhuriyeti, Roma İmparatoru (Nemçe/Avusturya-Macaristan), İsveç (İsveç-Norveç), Sicilyateyn Krallığı (Sicilya ve Analpa-Napoli), Dubrovnik Cumhuriyeti (Ragusa), Danimarka, Rusya, İspanya Krallığı, Prusya, Cezair-i Seba Cumhuriyeti, Sardunya, Belçika, Yunanistan, Amerika ve İtalya’nın konsolos veya konsolos vekiline rastlanmaktadır.

KIBRIS’TA OSMANLILARA KARŞI OLUŞAN TEPKİLER

Kıbrıs adasında Osmanlı idaresinde Müslümanların (Türklerin) başlattığı ayaklanmalar, çoğunlukla iç sorunların ve sıkıntıların giderilmesi veya kişisel kıskançlıkların, mevki ve nüfuz sahibi olma hırslarının tatmin edilmesi için başlatılan hareketlerdi. Müslümanların öncülük ettikleri isyanlarda Ada’yı Osmanlı yönetiminden ayırma amacı yoktu. Bu isyanlardaki amaç Ada’nın üst yönetimini değiştirmekti. Ancak devlet bu isteklerin gerçekleşmesine hiçbir zaman izin vermemiş ve isyanların bastırılması için gerekli önlemleri çok sert bir şekilde almıştır. Kıbrıs’ta Osmanlı devletine karşı oluşan başkaldırı hareketlerinin bazılarının dış güçler, özellikle de Ada’da konsolos bulunduran Avrupalı devletler, tarafından desteklendiği veya yönlendirildiği bilinmektedir.

Kıbrıs adasında Ortodoks kilisesinin ve yöneticilerinin kendilerine verilen imtiyazlarını kötüye kullanmalarından doğan isyanlar Osmanlı idaresi boyunca yaşanmıştır. Kıbrıs’ta yönetime karşı oluşan tepkilerde, bazı dönemlerde papazlarla yerel yöneticilerin birleşerek ortak hareket ettikleri de görülmektedir. Osmanlı Devleti, başpiskopos ve yardımcısı olan metropolitlere olağanüstü yetki vermesine rağmen isyanlara karıştıklarında onları en şiddetli şekilde cezalandırabiliyordu. Osmanlı yöneticileri devlete karşı isyan eden başpiskoposların hareketlerini bireysel olarak kabul ettiklerinden, isyan hareketlerine karışanları cezalandırdıktan sonra yerlerine aynı geniş yetkilerle bir başka Ortodoks din adamını atamaktan çekinmemişlerdir.

SOSYO-EKONOMİK HAYAT

Kıbrıs adasının fethedilmesiyle birlikte Osmanlılar karşılarında feodal sistem yüzünden halkı köle statüsünde yaşayan, zirai üretimi yetersiz ve ticareti kalkındırmaya muhtaç bir ada buldular. Kıbrıs’ın sosyal ve ekonomik yönden ilerlemesi için Anadolu’dan Müslüman Türkler sürgün yöntemiyle Ada’ya göç ettirilir. Ayrıca Ada’daki feodal yapıya ve angaryaya da son verilir.

Osmanlı toplumunun genelinde olduğu gibi, ülkenin bir parçası olan Kıbrıs toplumu da farklı dil, din, milliyet ve kültüre mensup insanlardan oluşuyordu. Kıbrıs toplumunu oluşturan halkları dinî ve kültürel bakımdan tanımlamak gerekirse, Müslüman deyince Türkler, gayrimüslim deyince Ortodoks Rumlar başta olmak üzere, Ermeniler, Maronitler, Yahudiler, Frenkler (Lâtinler) ve Ada’ya ticaret için gelen müstemen tüccarlar anlaşılır. Osmanlı idaresinde iken Kıbrıs adasında toplum kesimlerinde bu farklılıklardan ileri gelen herhangi bir çatışma söz konusu olmadığı söylenebilir. Bunda Osmanlı yönetiminin adalet, eşitlik, din ve vicdan hürriyeti, engin hoşgörü gibi temel kavramları titizlikle uygulaması oldukça etkili olmuştur. Kıbrıslı Türkler arasında günlük hayatta dönemin şartlarına ve durumuna göre yapılabilecek her türlü ilişki meydana gelmiştir denilebilir. Kıbrıs adasında Müslüman toplumu, sadece erkekler olarak değil kadınla birlikte düşünülmüştür. Çünkü Kıbrıslı kadınlar hemen hemen hiçbir dalda erkeklerden geri kalmamıştır. Ada’daki insanlar sadece kendi çevrelerindeki insanlarla ilişki kurmamışlardır. Kıbrıs adasının farklı bölgelerinde oturan insanlar arasında da çeşitli şekillerde ilişki söz konusu olmuştur.

Adadaki Müslümanlar arasında ailevî açıdan meydana gelen ilişkilerin başlangıcı olarak yapılan evlilikleri kabul edebiliriz. Osmanlı tarihinin daha önceki dönemlerinde ve bölgelerinde görüldüğü gibi Kıbrıs’ta farklı dinler ve cemaatler arasında evlilikler yapılmaktaydı. Ada’da toplumlar arası evliliklerin daha çok Müslüman erkeklerle gayrimüslim bayanlar arasında gerçekleştiği görülmüştür. Kıbrıs Ortodoks kilisesi, yapılan bu tür evliliklere şiddetle karşı çıkmış, söz konusu evlilikleri yapanları aforoz etmiştir.

Evlenmenin olumsuz bir sonucu olan boşanmanın imparatorluğun diğer bölgelerinde olduğu gibi Kıbrıs adasında da yaygın olduğu görülmekteydi. 1726-50 yılları arasında toplam 278 adet boşanma kaydına rastlanmış ve bunların 262’si Müslümanlar arasında cereyan etmiştir. Osmanlı ülkesinde olduğu gibi Kıbrıs’ta da boşanma, şer‘î hükümlere göre talâk, muhâlaa ve tefrik şeklinde gerçekleşmekteydi. Boşanma türlerinden muhalaanın, Kıbrıs adasında genellikle diğerlerine nazaran daha fazla tercih edildiğini mahkeme defterlerinden öğrenmekteyiz. Meydana gelen boşanmaların nedenleri ise kayıtlara çoğunlukla şiddetli geçimsizlik olarak geçmiştir.

Ailesel ilişkilerin bir başka boyutu da çocuklarda ortaya çıkmaktadır. Müslümanlar gibi Ada’da yaşayan gayrimüslimlerin de mahkemeye başvurarak ebeveynlerinden birisi ölen çocuklarına vasi atanmasını istedikleri görülmekte olup ayrıca vasi tayin edilmesini gerektiren bir başka durum da kimsesiz çocuklarla ilgili olarak ortaya çıkmaktaydı. Kendilerine bakacak hiçbir yakınları olmayan kimsesiz çocuklar, kadının uygun gördüğü güvenilir birisinin vasiliğine bırakılmaktaydılar.

Kıbrıs’ta ölen kişinin mirası Lefkoşa şer‘î mahkemesi tarafından görevlendirilen kassamlar aracılığıyla eşi, çocukları ve akrabaları arasında paylaştırılmakta; çocuklar arasındaki miras paylaşımında, gerek gayrimüslimlerde gerek Müslümanlarda kız çocuklar mirastan erkek çocukların aldığı miktarın yarısını almaktaydılar. Miras paylaşımında anlaşmazlıklar çıktığında Osmanlı ülkesinin diğer bölgelerinde olduğu gibi Kıbrıs’ta da bu anlaşmazlıklar mahkeme tarafından çözülmekteydi.

Ölen ebeveynlerden sonra çocuklarına, boşanan çocuklu çiftlerin genellikle anneye verilen çocuklarına ve kimsesiz çocuklara olmak üzere üç türlü nafaka takdiri söz konusuydu. Kıbrıs’ta yaşayan Müslim ve gayrimüslimler bu sistemi uygulamışlardır. Vasi olarak atanan kişiler, himâyelerindeki çocuklar için, annelerinden veya babalarından kalan mirastan çocukların günlük masraflarını karşılamak üzere, nafaka ve kisve-bahası (giyim-kuşam parası)’nın belirlenmesi için mahkemeye başvurabilmekteydiler. Kadı da mirasın durumuna göre değişen miktarlarda nafaka takdir edebiliyordu. Kıbrıs adasında, 1726-50 yılları arası dönemde, ortalama 2.01 para nafaka takdir edilmiştir. Belgelerde nafaka miktarı belirlenirken erkek ya da kız çocuklar arasında herhangi bir ayrım yapılmadığı görülmektedir.

Kıbrıs adasında Müslümanlar arasında meydana gelen ilişkilerin birçoğu Kıbrıslı gayrimüslimler arasında da yaşanmıştır. Kıbrıs’ta yaşayan değişik topluluklara mensup insanlar arasında hiçbir fark gözetmeden işlem yapan şer‘î mahkeme, Ada’da yaşayan gayrimüslimler tarafından kullanıldığı gibi ülke dışından Kıbrıs adasına gelen müstemen tüccarlar tarafından da tercih edilmiştir.

İslâm hukukuna göre bir ceza davasında bir gayrimüslime yemin teklif edilmesi yasal olmamakla birlikte, gerek XVIII. yüzyılın ilk çeyreğine, gerek ikinci çeyreğine ait belgelerde yemin olayına sıkça rastlanmaktadır. Bazen bir mahallenin veya bir köyün gayrimüslim halkı, Müslümanlarda olduğu gibi kendilerine kötülüğü dokunan birini mahkemeye şikâyet ederek onun yaşadığı yerden sürülmesini sağlayabiliyorlardı. Kiliseleri tarafından evlendirilen gayrimüslim çiftler, aralarında sorun olduğunda şer‘î mahkemede kadı huzurunda boşanmayı tercih etmektedirler. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, kiliselerin boşanmaya karşı çıkarak, taraflara ağır şartlar ileri sürmesiydi. Gayrimüslim babalar, kızlarını evlendirirken damatlarına medarıma(drahoma) denilen bir miktar para veya eşya vermektedirler. Verilen bu para veya eşya boşanma hâlinde ya da kızların ölümü sonrasında geri talep edilmektedir.

Kıbrıs adasında yaşayan iki cemaat arasında en sık görülen ilişkilerden birisi mülk satışı sırasında ortaya çıkmaktadır. Satılan mülkler arasında evler, bahçeler, ağaçlar, su hakları, hayvanlar ve çeşitli eşyalar bulunmaktaydı. Kıbrıs’ta devamlı akabilen akarsular fazla olmadığından, mevcut su kaynakları da az olduğundan dolayı Ada’da bulunan her türlü su Adalılar için çok önemliydi.

Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bazı dönemlerde ticarî ortaklıklar da kurulmuştur. Ayrıca iki toplum Kıbrıs’taki esnaf dallarında birbirleri ile dayanışma içerisinde üretim yapmaktaydılar. Gayrimüslimler Müslümanların hizmetinde çalıştıkları gibi, Müslümanlar da Hristiyanların hizmetinde çalışabilmekteydiler. İki toplum arasında, bazı durumlarda, farklı uygulamalar görülmekte olup bunlardan biri de Lefkoşa’da bulunan hamamlara gidiş günlerinde ortaya çıkmaktaydı. Gayrimüslimlerin Salı ve Cumartesi günleri Müslümanların ise haftanın geri kalan günleri Lefkoşa’daki hamamları kullanmalarına izin verilmiştir.

İki toplum arasındaki ilişkilerin en belirgin noktalardan birisi de İslâmiyet’e geçme olayı, yani ihtidadır. Osmanlı Devleti, egemenliğinde yaşayan gayrimüslim halkı her yönden serbest bıraktığı gibi kendi dinlerinde ibadet etmelerine veya mahkemelerde kendi ayinlerine göre yemin etmelerine de olanak tanımıştır. Hiçbir zaman dinlerini değiştirmeleri ve İslâmiyet’i seçmeleri için baskı yapmamıştır.

Lefkoşa Şeriye Sicillerinin Osmanlı Dönemi’nin tamamını kapsayan kısmı üzerinde yaptığımız çalışma sonucunda 487 kişinin ihtida kaydına rastladık. Bu rakama sicillerde çeşitli şekillerde geçen 28 (23’ü erkek-5’i kadın) mühtedi kaydını da eklersek 515 kişinin İslâm dinine geçtiğini görürüz. Osmanlı idaresinde İslâm dinini seçen 487 kişinin 223’ü (%45,7) kadın (evli, dul ve bekâr) ile kız çocuğu ve 264’ü (%54,3) ise erkek ve erkek çocuklardan ibarettir.

Osmanlı döneminde Ada’da, belgelere yansıyan çeşitli yıllara ait İslâmiyete geçme oranları 309 yılda 400 kişi, yani 1,19; 1580-1640 yılları arasında, 56 yıllık bir dönemde, 20 kişi civarında, yani 0,36; 1698-1726 döneminde 13 kişi, yani 0,46; 1726-51 yılları arası dönemde 68 kişi yani 2,7; 1769-1800 arası dönemde, 31 yılda, 121 kişi, yani 3,9’dır. İslâm dinini kabul etmek isteyen gayrimüslimlerin resmî işlemleri Lefkoşa mahkemesinde kadı tarafından yapılmaktadır. Bir gayrimüslimin Müslümanlığının kabulü için mahkemede rüştünü ispat etmesi yeterli oluyordu. Eğer İslâmiyet’i seçen kişi küçük ise ebeveynlerinin izni ile Müslümanlığı tercih edebilmekte, şayet kimsesi yok ise kadının yardımıyla bir Müslümanın veliliğine verilip Müslüman yapılabilmekteydi. Kıbrıs adasının diğer kesimlerinde ve mahallelerinde olduğu gibi başkent Lefkoşa mahallelerinde de Müslümanlar ile Hristiyanlar bir arada samimi ve dostane yaşamaktaydılar. 18. yüzyılın ikinci çeyreğinde Kıbrıs adasında toplam 38 mahalle tespit edilmiştir. Bu mahallelerin sadece 8’inde Rumların kethüdaları bulunmaktadır. Farklı dinlere mensup grupların tamamen ayrı mahallelerde oturduğu yerleşim yerlerinin Lefkoşa’da hiçbir dönemde görülmediği söylenebilir.

Osmanlı idaresi sırasında Kıbrıs adasında hayırseverler tarafından birçok vakıf kurulmuştur. Kıbrıs adasında Müslüman kadınların erkekler gibi vakıf kurduklarına belgelerde rastlanmaktadır. Gayrimüslim kadın ve erkeklerin dahi ibadet ettiği manastırına yardım etmek için vakıf kurduğuna tanık olunmaktadır. Müslüman erkeklerin kurduğu vakıflara Kıbrıs muhassıllarından Ebubekir Paşa ibn-i İbrahim’in kurmuş olduğu vakıf örnek verilebilir. Söz konusu vakıf, Tuzla kazasına, şu an Bekirpaşa su kemerleri diye anılan kemerlerle su götürmek amacıyla kurulmuştur. Ebu Bekir Paşa’nın yanı sıra Lala Mustafa Paşa, Cafer Paşa, Abdullah Paşa gibi paşalar da Kıbrıs adasının çeşitli yerlerinde halkın yararı için vakıflar kurmuş hayırseverlerden sadece birkaçıdır.

Osmanlı Devleti, Kıbrıs’a İmparatorluğun tamamında uyguladığı eğitim ve öğretim sistemini getirmiştir. Osmanlı ülkesinin genelinde olduğu gibi Ada’daki gayrimüslimlerin eğitim kurumlarının gelişmesi ve işleyişi serbest bırakılmıştır. Gayrimüslimlerin eğitim ile ilgili her türlü işlemlerin Ortodoks Kilisesi tarafından yapılmasına izin verilmiştir. Hatta Osmanlı yönetimi, 1864 yılına kadar, Kıbrıs’ta kurulan Türk okullarına maddi yardım yapmamasına rağmen, Ada’da kurulan gayrimüslimlerin okullarına Tanzimat Fermanıyla (1839) birlikte maddi yardım da yapılmıştır. Osmanlılar döneminde Kıbrıs’taki Müslümanların (Türklerin) eğitim kurumları Sıbyan okulları, Medreseler ve Rüştiyeler şeklindeydi. Kıbrıs’ta ilk sıbyan okulu Osmanlıların fethinden hemen sonra Lefkoşa’da kurulan Aya Sofya (Selimiye) sıbyan okulu idi. 1571’den 1878’deki İngiliz idaresine kadar Kıbrıs adasının çeşitli yerlerinde 29 sıbyan okulu kurulmuştur.

Kıbrıs adasının fethinden hemen sonra Kıbrıs’ta da medreseler açılmıştır. Kıbrıs’taki medreseler orta dereceli birer eğitim kurumuydular. Kıbrıs’ta ilk açılan ve en uzun süre eğitim veren medrese Lefkoşa’daki Büyük Medrese’dir. Osmanlı idaresinde Ada’nın çeşitli bölgelerinde 10 medrese açılmıştır. Kıbrıs’taki Osmanlı devrinde modern anlamda eğitim yapan öğretim kurumu olan rüştiyelerden ilki 1860’da Lefkoşa’da Aya Sofya (Selimiye) Camii yanında açılmıştır. Lefkoşa’da açılan ilk rüştiyeden sonra Kıbrıs’ın değişik yerleşim yerlerinde sayıları 22’yi bulan birçok rüştiye açılmıştır. Kıbrıs adasında İngiliz idaresi başladığı 1878 yılında Kıbrıs adasının genelinde 65 Müslüman (Türk) okuluna karşı 83 Hristiyan okulu vardır.

Her ülkede olduğu gibi Osmanlı Devletinde de köleler toplumun en alt sınıfını oluşturmaktadır. Kıbrıs’ta Osmanlı hâkimiyetinin ilk yıllarından itibaren erkek ve kadın köle satın alma ve beslemenin çok yaygın olduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır. XVI. yüzyılın sonlarında Kıbrıs limanları, özellikle Mağusa limanı, İmparatorluğun işlek köle yollarından birinin üzerinde yer almaktadır. Afrika, Kafkaslar ve Balkanlardan çeşitli milletlere ait pek çok erkek ve kadın köle, Ada’ya getirilmekteydi.

Osmanlı Devletinde köle edinme hakkının Müslümanlara tanındığı bilinse de bazı dönemlerde bu görüşten farklı olarak, Kıbrıs’ta gayrimüslimlerin de köle sahibi olabildikleri görülmektedir. Kıbrıs adasında bulunan kölelerin çoğunluğunu zenci köleler oluşturmaktadır. Zenci kölelerin yanında Rusti (Rus), Acem, Gürcü ve Mısrî çeşitli milletlere mensup kölelere de belgelerde tesadüf edilmektedir.

Kıbrıs adası, tarihin değişik dönemlerinde, kuraklıklar, salgın hastalıklar, depremler ile çekirge ve fare istilâlarına maruz kalmıştır. Kıbrıs’ı derinden etkileyen salgın hastalıkların başında veba, sıtma ve kolera gelmekteydi. Tarihi boyunca Kıbrıs’ı en fazla etkileyen salgın hastalığın veba olduğu bilinmektedir. Veba, XIII. yüzyıl ortalarından XVII. yüzyıl sonlarına kadar Kıbrıs’ta oldukça etkili olmuştur. Bazen çok yaygın ve şiddetli olan bu hastalık Ada nüfusunun yarı yarıya azalmasına neden olmuştur. 1692 yılında meydana gelen veba salgını sırasında Kıbrıs adasında yaşayan insanların 2/3’ü ölmüştür. 1835 yılında meydana gelen vebadan ise Lefkoşa şehrinde yaşayanların üçte biri hayatını kaybetmiştir. Veba salgınlarının İstanbul’da ortalama 4 yıl sürerken, Güney Anadolu’da bu süre 1,37 yıl ve Kıbrıs adasında ise 1,5 yıl sürdüğü bilgilerine rastlanmıştır. Kıbrıs adasında bulunan konsolosların baskısı ile bir çeşit karantina uygulaması yapılmaya çalışılmaktaydı. Vebanın Ada’ya gelmesini önlemek için Mağusa gibi liman kentlerine gelen yabancılar 40 gün limanda bekletilmekteydiler. Kıbrıs adasında imparatorluğun genelinde olduğu gibi tam bir karantina teşkilatı ancak 1840’lı yıllarda kurulabilmiştir.

Sıtma, Kıbrıs adasında özellikle yaz aylarında ve sonbahar başında etkili olmaktadır. Kıbrıs’ta yağmurların bol olduğu yıllarda sıtmadan kurtulmak neredeyse imkânsızmış. Kaynaklar sıtmanın XIV. yüzyıl sonlarında Ada’ya, özellikle Mağusa şehrine geldiğinden bahsetmektedirler. Ada’da sıtmanın en fazla görüldüğü şehirlerin Mağusa, Tuzla ve Limasol olduğundan bahsedilmektedir. Ayrıca Mesarya bölgesinde de yağışların fazla olduğu dönemlerde sıtma görülmekteymiş. Lefkoşa ve Girne gibi şehirler ise bulundukları coğrafî konum nedeniyle sıtmadan büyük ölçüde korunabilmişler. Adalılar sıtmadan kurtulabilmek için ya adayı terk etmişler ya da sıtmanın ulaşamayacağı dağlık bölgelere göç etmişlerdir. 1710 yılında Tuzla’da meydana gelen sıtmadan pek çok kişi ölmüştür.

Kıbrıs’ta toplumu etkileyen bir başka salgın hastalık ise koleradır. Koleranın veba kadar olmasa da bazen ölümlü vakalara sebebiyet verdiği kaynaklardan anlaşılmaktadır. Seyyahlar, 1832 yılında Tuzla kazasında koleradan ölen insanlardan bahsetmektedirler.

Kıbrıs’ta görülen kıtlığın başlıca birkaç nedeni bulunmaktadır. Bunlar arasında yağış azlığı ile fare ve çekirge istilâlarını sayabiliriz. Kıbrıs adası bulunduğu coğrafya bakımından bazı yıllar kurak, bazı yıllar ise yağışlı olmak üzere değişken bir iklim yapısına sahiptir. Bundan dolayı bazı dönemler Ada oldukça az yağış alabilmektedir. Kıbrıs adasında, kıtlık zamanlarında, devlet halka yiyecek ve tohumluk zahire dağıtırken ayrıca reayanın vereceği vergilerde indirime gidildiği gibi gerekli zahire Güney Anadolu ve Suriye’den temin edilmekteydi.

Kıtlığa neden olan zararlıların başında çekirgeler gelmektedir. Çekirgeler, Ada’daki kolakas (gölevez) bitkisi dışında her türlü yeşil bitkiye zarar vermektedirler. Bazı dönemlerde çekirge istilâları yıllarca sürebilmekteydi. 1839-1844 seneleri arasında Kıbrıs’ta beş yılı aşkın bir süre çekirge istilâsı hüküm sürmüştür. Çekirgeler güneyden kuzeye doğru yol aldıkları için Kıbrıs adası çekirgelerin geçiş yolları üzerinde bulunmaktaydı. Kaynaklarda Kıbrıs’ın çekirgelerle 1351 yılında tanıştığından bahsedilmektedir. Çekirgelerle ilk önceleri dinî yöntemlerle mücadele edilmeye çalışılmıştır. Bu mücadele içerisinde kutsal topraklardan getirilen sular kullanılmıştır. Daha sonraki yıllarda çekirgelerle mücadelede birçok yöntem denenmiştir.

Kıbrıs adasında çeşitli yıllarda irili ufaklı birçok depremin olduğu bilinmektedir. 1734 yılında meydana gelen depremde Aya Sofya Camii (Selimiye) büyük zarar görmüş ve üçte ikisi yıkılmıştır. Söz konusu yılda, Kıbrıs’ta meydana gelen deprem Mağusa şehrinde de 200 Türk’ün ölmesine yol açarken, kentin büyük bir kısmı da zarar görmüştür.

Kıbrıs adasında, sağlıklı bir yaşam için bazı tıbbî çalışmaların yapıldığına tanıklık eden bilgiler belgelerde yer almaktadır. 1726-50 arası dönemde Kıbrıs’ta fıtık, mesane (sidik torbası) ve ilgâ-yı cenin (kürtaj) ameliyatların yapıldığı kaynaklardan öğrenilmektedir. Osmanlı döneminin genelinde Kıbrıs’ta sicillere en fazla fıtık ameliyatının yapıldığı yansımaktadır. 1709 yılında Kıbrıs’ta bir fıtık ameliyatı 12 kuruşa yapılırken, aynı ameliyat Girit adasında 1686 yılında 7 kuruşa yapılıyordu. 1730 yılında ise Ada’da fıtık ameliyatının fiyatının 15 zincirli altın olduğundan bahsedilmektedir.

EKONOMİK HAYAT

Osmanlı Devleti Ada’ya geldiğinde Adalıların, Lâtin asıllı asiller ile şövalyeler dışında, topraksız ve fakir olduğu görüldü. Osmanlılar, Venediklilerin Kıbrıs’tan topladığı ağır vergilerin bir kısmını kaldırarak diğerlerinde indirime gitti. Daha sonra Adalıların toprak sahibi olabilmesi için toprak sistemini değiştirdi.

Kıbrıs adasında ticaret ve sanayi de Osmanlı Devletiyle birlikte gelişme göstermiştir. Osmanlı idarecilerinin yaptıkları yeni düzenlemelerle söz konusu sektörler Lâtin kökenli tüccarların tekelinden çıkarılarak Adalıların bu sahalarda etkin olması sağlanmıştır. Lâtinler döneminde önemli bir ticaret limanı olan Mağusa’nın yanına Osmanlı devrinde Tuzla eklenmiştir. Osmanlı Devleti’nin konsolosların sadece Tuzla’da ikamet etmelerine izin vermesinden dolayı Tuzla, Doğu Akdeniz ticaretinde önemli bir ihraç ve transit limanı olmuştur. Liman kentlerinin yanı sıra başkent Lefkoşa da adanın idarî merkezi olduğundan dolayı ticarî bir merkez konumuna da gelmiştir.

XVIII. yüzyılın ikinci çeyreğinde Kıbrıs, İngiltere, Fransa, Danimarka, Nederlande, Venedik, Sicilyateyn, Analpa, Dubrovnik, Roma (Nemçe) ve İsveç devletlerinin ticaret yaptıkları bir ada olmuştur. Bunlardan, İngiliz ve Fransız tüccarlar çoğunluktaydı. Kıbrıs adasından genellikle ihracatı yasak olmayan ürünler, daha çok ham madde şeklinde alınırken, Ada’ya işlenmiş mallar getirilmekteydi. Bunlar içerisinde yünlü ve pamuklu dokumaların ön sıralarda yer aldığına işaret edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin ticareti özendirmek için aldığı önlemlerden birisi de Akdeniz’deki korsanlarla mücadele etmek, onların batılı devletlerin tüccar gemilerine zarar vermelerine engel olmaktır. Korsanların faaliyetlerini önlemede kararlı olan Osmanlı Devleti, zaman zaman donanmasını Akdeniz’e çıkardığı gibi İstanbul’a mal getiren gemilere donanma gemileri koruma görevi yapıyor; bu kez de donanmadaki kaptan ve leventlerin tüccarlar için gizlice mal taşıdıkları ortaya çıkıyordu. Donanmadaki gemilerle kahve, pirinç başta olmak üzere birçok eşya taşınmaktaydı.

Ticarî faaliyetlerle yapılan her türlü alış veriş işlemlerinde çeşitli paralar kullanılmıştır. Kıbrıs’ta XVIII. yüzyılda kullanılan paralar arasında zolta, eşrefi altun, zincirli Mısır altunu, zincirli İstanbul müdevver altunu, tuğralı Mısır altunu, Frenk altunu, tuğralı altun, fındık altunu, fulusa, zer-i mahbub, marbaş (Nemçe sikkesi), boz para, beyaz akçe, çürük akçe ve sağ akçe bulunmaktaydı.

Osmanlı toplumundaki ortak ideal ve çıkarları olan toplum gruplarının benzer biçimde teşkilâtlanmasının bir örneği olan esnaf teşkilâtı, askerler haricindeki bütün şehirli nüfusu kendi bünyesinde örgütlemiştir. Bu teşkilât, aynı zamanda şehrin ekonomik ve ticarî hayatında önemli bir yere sahiptir. Kaynaklardan öğrenildiği kadarıyla, Osmanlı döneminde Kıbrıs’ta 100 civarında zanaat grubu faaliyet göstermektedir. Söz konusu zanaat grubu içerisinde habbaz, kasap, celeb, debbağ, haffaf, çangar, değirmenci, kazzaz, sarraf, karcı, demirci, vd. sayılabilir. Bu zanaat dalları incelendiğinde, hemen hemen hepsinde Ada’daki gayrimüslim ve Müslim halkın karışık olarak çalıştıkları görülmüş olup, bazı esnaf dalları arasında ise bu karışım görülmeyebilmektedir.

Osmanlı ülkesinin genelinde olduğu gibi Kıbrıs’ta da esnaf kendi sınıfının ağırlıkta olduğu çarşılarda üretim yapmaktaydı. 18. yüzyılda Lefkoşa’da balıkçılar, bakırcılar, iplikçiler, çangarlar, debbağlar, demirciler, sarraçlar vd. çarşıları bulunmaktaydı. Bazı dönemlerde esnaf dalları arasındaki olumlu ilişkiden dolayı üretim artmış, fiyatlar düşmüş ve Ada’da bolluk yaşanmıştır. Kıbrıs adasının ihtiyaçları karşılandıktan sonra Batılı ülkelere ipekli, yünlü ve pamuklu kumaş, şarap, ilaç gibi ürünler ihraç edilmiştir.

Sonuç olarak, Kıbrıs adasının, Akdeniz ve özellikle Doğu Akdeniz’deki konumu itibarıyla özel bir çekiciliğe sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu ilgi, Ada’nın siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel tarihinin zenginleşmesine yardımcı olmuştur denilebilir.

KIBRIS’TA İNGİLTERE DÖNEMİ (1878-1960)

1877-78 (93 harbi) Osmanlı Rus savaşında Osmanlı Devleti’nin yenilmesi üzerine Ayestefanos Barış Antlaşması (Yeşilköy) imzalanmıştı. İlgili antlaşma oldukça ağır hükümler içermesi üzerine İngiltere’nin başını çektiği devletler Osmanlı ve Rus Devletlerine birer nota vererek söz konusu antlaşmanın yerine Berlin Antlaşması’nı imzalattılar. Berlin konferansında Kıbrıs adasının da yönetiminin İngiltere’ye bırakılmasına karar verildi. İngiltere, Doğudaki Rus tehdidini öne sürerek Osmanlı Devleti’ni kendisine bir askeri üs vermesi konusunda ikna etti. Yapılan antlaşmaya göre eğer Rusya Doğuda işgal ettiği Kars, Ardahan ve Batum’dan geri çekilirse İngiltere de Kıbrıs adasını boşaltacaktı. Böylece 1878 yılından itibaren Kıbrıs adası İngiltere’ye kiralanmış ve Kıbrıs’ta 1960 yılına kadar sürecek olan İngiltere hâkimiyeti başlamış oluyordu. Söz konusu olumsuz durum Kıbrıslı Türkleri derinden etkilemiştir. Dolayısıyla Kıbrıs’ın İngiltere’nin idaresine girmesiyle birlikte bir kısım Kıbrıslı Türk, Ada’dan ayrılarak, Türkiye’ye göç etmiştir.

1914 yılına kadar Ada’yı mülkiyeti Osmanlı Devleti’nde olmak üzere idare eden İngiltere, Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’na 5 Kasım 1914 tarihinde İngiltere aleyhine girdiği için Kıbrıs adasını ilhak ettiğini bildirir. Bu karar üzerine Osmanlı Devleti’nin bir şey yapmaması sonucunda ümitsizliğe kapılan birçok Kıbrıslı Türk Ada’dan ayrılmıştır.

İngiltere 1915 yılında ise kendi yanında savaşa dâhil olması şartıyla Ada’yı Yunanistan’a teklif etmiştir. Ancak savaşı Almanya’nın kazanacağını düşünen Yunanistan bu teklifi kabul etmez. Yunan hükümetinin I. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru savaşa İngiltere lehine dâhil olmasına karşın İngiltere adayı Yunanistan’a vermekten vazgeçer. Bu arada ilgili dönemde Ada’da, Rumların Enosisçi faaliyetlerine karşın Kıbrıslı Türkler de Ada’nın Türkiye’ye geri iade edilmesi yönünde faaliyet göstermekteydiler.

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nda TBMM hükümeti Ada’nın İngiltere’ye ait olduğunu kabul eder. Ada’daki Türklere geleceklerini tayin hakkı tanınır (Hakk-ı Hıyar). Kıbrıslı Türkler ya Ada’da kalacaklar ve Türkiye vatandaşlığından çıkartılacaklar ya da Türkiye’ye göç edeceklerdir. Belgelerden anlaşıldığına göre Lozan Barış Antlaşması’nda Kıbrıslı Türklere tanınan göç etme seçeneği bir kısım Kıbrıslı Türk tarafından kullanılmıştır. 1924-1927 yılları arasında Lozan Antlaşması’na dayanarak Ada’dan 5000 civarında Kıbrıslı Türk Türkiye’ye göç etmiştir. Böylece 1878 yılında başlayan nüfus dengesindeki bozulma, 1914’te devam etmiş; son olarak da Lozan Antlaşması’yla birlikte Kıbrıslı Türkler için vahim bir durum haline gelmiştir.

Lozan Antlaşması’yla birlikte Ada’ya artık resmen sahip olan İngiltere, 10 Mart 1925 yılında Ada’nın İngiltere’nin bir ‘taç kolonisi’ olduğunu ilan eder. Ada’da taç kolonisinin kurulmasıyla birlikte Ada’da en yüksek yönetici olarak görev yapan Yüksek Komiser vali olarak atanır. Kıbrıs adasında 1925 yılında kurulan taç kolonisi 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne kadar devam edecektir.

1931 yılında Ada’da İngiliz idaresine karşı büyük bir isyan teşebbüsü meydana gelir. Bu isyanın sonucunda Ada’daki her iki toplum da baskı altına alınır. Yaklaşık olarak 10 yıl devam edecek olan bir sıkıyönetim durumu meydana gelir. II. Dünya Savaşı sırasındaki gelişmeler İngiltere’nin Ada’daki sıkıyönetimi hafifletmesine neden olur. Toplumsal hareketlilik, 1931 ayaklanmasından beri her türlü siyasal faaliyetin yasaklandığı Ada’da siyasal yumuşamaya yol açar. İngiliz yönetimi 1941 yılında yerel yönetimler için seçim yapılmasını kararlaştırarak bu amaç için siyasal faaliyetlere izin verir. Sonuçta ilgili dönemde Kıbrıslı Türkler ve Rumlar arasında çeşitli partiler (KATAK, AKEL vd.) kurulur.

1950’li yıllarda İngiltere’nin daveti üzerine Türkiye Londra Konferansı’na katılarak artık Kıbrıs’ta resmen taraf olur. İlgili dönemde Kıbrıslı Rumlar Yunanistan’ın da desteğiyle Enosisi gerçekleştirmek için diplomatik girişimlerde bulunurlar. Bu girişimlerden istedikleri sonuçları alamayınca bu sefer de silahla Enosisi gerçekleştirmek için 1955 yılında EOKA adlı yeraltı örgütünü kurarlar. EOKA başlangıçta Ada’daki yönetici durumundaki İngilizleri hedef almaktaydı. Ancak daha sonra Kıbrıslı Türkleri de hedef olarak görmeye başlayınca 1 Ağustos 1958 tarihinde EOKA ile mücadele edebilmek için Kıbrıslı Türkler Türkiye’nin de desteğiyle TMT’yi kurdular.

1950’li yıllar dünya kamuoyunda Kıbrıs sorunu ile ilgili çözüm arayışlarının olduğu bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yıllarda birçok çözüm önerisi veya iyileştirme fikirleri (Radcliffe Anayasası, Foot Planı ve Macmillan Planı) ortaya atılmıştır. Söz konusu girişimlerden istenen uzlaşma olmayınca bu sefer ABD’nin desteklediği bağımsız bir cumhuriyet fikri ortaya atılmıştır. Sonuçta 1959 yılında yapılan görüşmeler ve Londra ile Zürih Antlaşmaları sonucunda Ada’da iki toplumlu, bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 yılında ilan edilir. 1960 yılında ilan edilen Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıslı Rumlar %70, Kıbrıslı Türkler ise %30 temsiliyet hakkına sahiptiler. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kıbrıslı Rumlardan, Cumhurbaşkanı muavinini ise Kıbrıslı Türklerden seçilecekti.

Ancak 1963 yılı Aralık ayından itibaren Kıbrıslı Rumların başlattığı şiddet hareketleri sonucunda Kıbrıs Cumhuriyeti artık iki toplumlu olmaktan çıkar. 1963 yılının sonu ve 1964 yılının başında devam eden çatışmalar sonucunda Birleşmiş Milletler olaya müdahil olma kararıyla Ada’ya Barış Gücü askerlerini gönderir. 4 Nisan 1964 günü Makarios Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran anlaşmaları feshettiğini açıklamıştır. Bu arada, 28 Aralık 1967 tarihinde, Kıbrıslı Türkler Geçici Türk Yönetimini ilan ederler. Son olarak Yunanistan’daki albaylar cuntasının direktifleri sonucunda yapılan darbeyi Türkiye Cumhuriyeti kabul etmez ve 20 Temmuz 1974 tarihinde garantör devlet olarak Ada’ya müdahale eder. Gerçekleşen Barış Harekâtı’ndan sonra Ada Kuzey ve Güney Kıbrıs olarak ikiye bölünür. Kuzeyde 13 Şubat 1975 tarihinde KTFD daha sonra da 15 Kasım 1983 tarihinde KKTC kurulur ve bugünlere gelinir.

Prof. Dr. Ali Efdal Özkul’un aynı başlıklı makalesinden alınmıştır.

Kıbrıs’ın yakın siyasi tarihi ile ilgili daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

E-Bültenimize kayıt olun