Ünlü İngiliz hukukçusu Michael Stephen 2004 yılında Kıbrıs sorununu tarafsız bir gözle yorumladı. Dr. Oliver Barış Bridge, 4 bölümden oluşan yazıyı, İngiliz hukukçunun arşiv notlarından derledi.

1. BÖLÜM

Birleşik Krallık’ta yüksek mahkeme avukatı olan Michael Stephen L.L.M. (Latin. LegumMagister, Yüksek Hukuk unvanı anlamına geliyor)aynı zamanda uluslararası avukat ve 1992-97 arasında Birleşik Krallık Parlamentosunda Millet Vekili, Stanford ve Harvard üniversitelerinde Uluslararası Hukuk alanında HarknessFellowship’liği yaptı ve Birleşik Krallık’ın BM Büyük Elçisine 25. Genel Kurul için Asistan Hukuk Danışmanlığı yapan çok değerli bir hukukçu.

Stephen “The Cyprus Question” isimli kitabın yazarı, aşağıdaki yazı Steven’ın Kıbrıs sorununu 2004 yılında İngiliz Parlamentosu, Avam Kamarasında tarafsız bir gözle yorumlamasını içeren arşiv notlarından alınmıştır. Üzerinden yıllar geçmesine karşın konu hala aynı güncelliğini koruması açısından önem taşıyor.

Rumlar Kıbrıslı Türklerin insan haklarını muazzam ölçülerde ihlal etti

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960’ta kuruluşu ile Türkiye’nin 1974’teki müdahalesi arasında neler gerçekleştiğini anlamak tarihsel merak için değil, fakat Kıbrıs Rum Yönetiminin bugünkü siyasi statüsünün ve dünya tarafından tanınmasının haklı olup olmadığını anlamak için önemlidir. Eğer Kıbrıslı Türkler Cumhuriyetin kurumlarından makul nedenlerle çekilmeseydi ve Türk ordusu 1974’te yasal hak ve insani gerekçeler olmadan işgal etseydi dünya Kıbrıslı Rum Yönetimini Kıbrıs’ın hükümeti olarak kabul etmekte haklı olabilirdi belki. Fakat işin aslı çok farklı.

Bu önemli bir soru çünkü Kıbrıs Rum Yönetiminin Kıbrıslı Türklere ticaret, spor ve iletişim alanlarında ambargo uygulayabilmesi dünyanın diğer ülkelerinin ve kurumlarının Kıbrıs Rum Yönetiminin bütün Kıbrıs’ın yasal hükümetiymiş gibi kabul etmesinden kaynaklanıyor.

Eski Birleşik Krallık Başbakanı Sör Alec Douglas-Home anılarında Kıbrıs Rumları Kıbrıs Türklerine insan gibi davranmadıkları takdirde adanın işgaline ve bölünmesine davetiye çıkaracaklarını yazmıştı.

Amerikalı Dışişleri Müsteşarı George Ball’ın anılarına göre Kıbrıs Rumlarının lideri Makarios’un temel hedefi “Türk müdahalesini engelleyerek kendisinin ve diğer Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türkleri rahatça katletmeye devam etmekti. Tabii ki de buna hiçbir zaman izin veremezdik.” Fakat hakikat ne ABD, ne Birleşik Krallık, ne BM, ne da başkaları, Türkler hariç, bunun engellenmesi için etkili eylemlerde bulunmadı.

Kıbrıs sorununun en dikkat çekici özelliği Kıbrıslı Rumların resmi uluslararası anlaşmaları tanımamaları ve Kıbrıslı Türklerin insan haklarını muazzam ölçülerde ihlal etmelerine rağmen oldukça şaşırtıcı bir halkla ilişkiler ustalığıyla Kıbrıs’ın hükümeti olarak tanınmayı ve dünyayı Türklerin değil kendilerinin haklarının yendiğine inandırmış olmalarıdır. Bunun sonucu olarak Birleşmiş Milletler ve başka uluslararası kuruluşlardan tek taraflı resmi kararlar ve mahkeme kararları elde ederek Kıbrıslı Türklere ciddi zararlar veren ve onları uluslararası iletişim ve ticaret alanlarında felç eden bir ambargo uygulamayı başarmışlardır.

Kırk yılı aşkın bir süredir Kıbrıs Türkleri ve hükümetleri uluslararası ilişkilerin en zorlu sorunlarından biriyle karşı karşıyalar: gerçekleri hatalı bir şekilde anlamış ve yıllar boyunca bu yanlış anlayışa sarılmış bir dünyanın fikrini değiştirmek.

Türk askerinin adaya çıkışı sonuçtu, sorunun kaynağı değil

Kıbrıs Rumları sorunun 1974’te Türk askerlerinin adaya çıkmasıyla başladığını ve çekilirlerse sorunun çözüleceğini iddia ediyorlar. Bu çok hatalı bir kanıdır, zira Türk askerlerinin adaya çıkışı sonuçtu, sorunun kaynağı değildi. Dahası, 1974’te iki askeri operasyon oldu; birinci Yunanistan ve Kıbrıs Rumları tarafından yapıldı ve ikinci olan Türkiye’nin operasyonuna neden oldu.

Kıbrıs Rum gazeteci Aleccos Constantinides’e göre Kıbrıs Rum siyasi partileri DIKO ve EDEK “Kıbrıs sorunu 1974’te başlamış ve bitmiş gibi davranıyorlar. Önceden olan darbelerden bahsetmiyorlar. İlk darbe 1974’te değil, (1960’ta) bağımsızlığımızı kazandıktan sadece birkaç yıl sonra oldu. İlk darbe olmasaydı 1974’teki de olmazdı.”

Başka bir Kıbrıs Rum gazeteci Stavros Angelides 16 Eylül 1990’da Fileleftheros’ta şöyle yazdı: “Her geçen günle Kıbrıs Rumları olarak bizler Kıbrıs’ın bugünkü durumuna getiren olayları unutuyoruz veya bilerek ihmal ediyoruz. Kendi hatalarımızı unutuyoruz ve başkalarına daha da ısrarla bizi kendi anladığımız şekliyle hak ve hukuka kavuşturmalarını istiyoruz. Genellemeler ve yuvarlak laflarla BM Kararları hakkında konuşuyoruz ve sadece bizim lehimize olanları. Diğerleri, 649 Sayılı Karar gibi, adil değil – onları istemiyoruz – cehenneme kadar yolları var.”

Zürih ve Londra’daki bağımsızlık müzakereleri uzun ve zordu, ama 1960’ta İngiltere, Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları arasında uzlaşı ile anlaşmaya varıldı. Yeni Kıbrıs Cumhuriyeti tekil bir toprak bütünlüğüne sahip iki toplumlu bir Cumhuriyet olacaktı ve Kıbrıs Rum ve Türklerinin siyasi ortaklığını bünyesinde bulunduran özgün Anayasası Kıbrıs’ın başka herhangi bir ülke ile siyasi veya ekonomik birleşmesini yasaklıyordu.

İki toplumlu yapı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960’ta bağımsızlık kazanmasının ve uluslararası alanda egemen devlet olarak tanınmasının temelinde yatıyordu. Buna göre Kıbrıs Cumhuriyeti hiçbir zaman azınlıklara ve çoğunluklara sahip üniter devlet yapısına sahip olmadı. Kıbrıs’ın iki halkı siyasi eşitlerdi ve her ikisi de siyasi varlıklardı, tıpkı Avrupa Birliği çatısı altında küçüklü büyüklü farklı devletler olduğu gibi. Ancak, aynı anayasal haklara sahip değildiler çünkü yapılan anlaşmalar Rum sayısının Türk sayısından yüksek olduğunu göz önünde bulunduruyordu.

BM Genel Sekreteri Annan Kıbrıs Planında “Kıbrıs Türklerinin ve Rumlarının arasındaki ilişki azınlık ve çoğunluk ilişkisi değil, bir tarafın diğeri üzerinde yetki ve yargı üstünlüğü kuramayacağı siyasi eşitlik” olduğunu onayladı.

Kıbrıs Türkleri, anlaşmayı kendilerini uygulayamayacaklarını bildikleri için, Kıbrıs Rumları gerektiği takdirde Türkiye’nin askeri birliklerle müdahale etmesine olanak tanıyan Garantörlük Anlaşmasını kabul etmeseydi 1960 Cumhuriyetine hiçbir şekilde katılmazlardı. Anlaşmaya katılan ülkeler Birleşik Krallık, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kendisiydi. Kıbrıs Türkleri Yunan hegemonyasında Girit’teki Türklere yapılanları görmüşlerdi ve Türkiye’nin askeri garantisi olmadığı takdirde Kıbrıs kendilerine bir gelecek olmadığını biliyorlardı.

Kıbrıs Rumlarının anayasaya uyma niyetleri yoktu

Müzakerelerin sonuçlanması üzerine Kıbrıs Rumlarının lideri başpiskopos Makarios “Yürekten iyi dileklerimi Kıbrıs’ın Rumlarına ve Türklerine iletmek istiyorum; varılan anlaşmayı sevinçle selamlıyorum ve tüm özgüvenimle bugünü ülkemiz için yeni bir kalkınma ve refah döneminin başlangıcı ilan ediyorum” dedi. Ama kısa süre sonra Kıbrıs Rumlarının Anayasaya uyma niyetinde olmadıkları ve Kıbrıs Türkleriyle 1960’ta anlaşmaya katılmalarının aldatıcı olduğu ortaya çıktı. 28 Temmuz 1960’ta Cumhurbaşkanı Makarios “anlaşmalar hedefimizi oluşturmuyor – bugünün koşullarılar, geleceğin değil. Kıbrıs Rum halkı milli davalarına devam edeceklerdir ve geleceklerini KENDİ iradelerine göre şekillendireceklerdir” demişti.

4 Eylül 1962’de Panayia’da bir beyanatında Makarios “Helenizm’in korkunç düşmanı olan Türk ırkının bir parçasını oluşturan bu Türk toplumu adadan kovulmadan EOKA’nın kahramanlarının görevinin sonlandığı düşünülemez” dedi. Bundan daha kindar ve ırkçı bir siyaset hayal etmek güçtür. Bu aynı zamanda yayılımcı bir Yunan siyasetidir – on iki yıl sonra durdurmak için müdahale ettiği zaman Kıbrıs Rumlarının Türkiye’yi yapmakla suçladıkları şey.

George Ball, Makarios’u tanımlarken Adlai Stevenson’ı alıntılıyor: “Dini liderlik sahte sofuluğu altında satılıklığını saklayan ahlaksız, güvenilmez bir entrikacı.” Bunun üstüne “Adlai’yi tanıdığım sürede herhangi biri hakkında bu kadar öfkeli konuştuğunu duymadım” diye ekliyor.

Kıbrıs Anayasasının 173’üncü maddesi Kıbrıs Türklerine büyük beş şehirde ayrı belediyeler sağlıyor. Kıbrıs Rumları bu zorunlu koşula uymayı reddetti ve uymalarını teşvik etmek için Kıbrıs Türkleri hükümetin bazı vergi tasarılarına oy vermeyeceklerini söylediler. Kıbrıs Rumları uzlaşmamaya devam ettiler, bunun üzerine Kıbrıs Türkleri konuyu Kıbrıs Anayasa Mahkemesine taşıdılar. Mahkeme bir Türk hakim, bir Rum hakim ve bir tarafsız başkan tarafından oluşmaktaydı.

Şubat 1963’te Başpiskopos Makarios Kıbrıs Rumları adına mahkeme aleyhlerinde karar verirse kararı yok sayacaklarını ilan etti. Nitekim 25 Nisan 1963’te mahkeme aleyhlerinde karar verdiğinde kararı yok saydılar. Mahkeme Başkanı (bir Alman vatandaşı) istifa etti ve Kıbrıs’ta hukukun üstünlüğü son buldu.

Kasım 1963’te Kıbrıs Rumları daha da ileri gittiler ve 1960 anlaşmasında Kıbrıs Türklerinin haklarını koruyan sekiz temel maddenin lağvedilmesini talep ettiler. Hedefleri Kıbrıs Türk halkını bir azınlık statüsüne indirgeterek Kıbrıs Rumlarının kontrolü altına almak ve sonuç itibariyle adadan ihraç etmekti. Kıbrıs Rumları bu hedef amacına yazılı bir plan hazırlamışlardı: Akritas Planı.

Daha sonra Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı olan Glafkos Klerides, anılarını dört ciltlik bir kitap serisi olarak yayımladı (Cyprus – My Deposition). Burada anayasal değişikliklere hiçbir zaman gerek olmadığını itiraf ediyor. Kleridis’e göre “Makarios, Kıbrıs’ın iki toplumlu devletinin başındayken, bazı anayasal hükümlerin uygulanamaz olduğunu bahane ederek Zürih ve Londra anlaşmalarında Türk toplumuna tanınan hakları adım adım, tek taraflı olarak feshederek onları bir azınlık statüsüne indirgemeye karar vermişti.”

Söyle devam ediyor: “1960-63 arasındaki dönemin dürüst, propagandadan sıyrılmış bir değerlendirmesi, anayasal bir değişikliğe gidilmesine herhangi bir gerekçe olmadığı sonucunu gösterecektir.” Buna rağmen, Klerides’e göre Makarios “anayasal değişikliklerden aşağı bütün pratik çözümleri reddediyordu.”

Klerides “her iki toplumunda karşılıklı olarak birbirinin bağımsızlığa ne kadar sahip çıkacaklarını sorguladığı o hassas 1960-63 ortamı uygulanamaz olduğu gerekçesiyle anayasal değişikliklerin yapılmasını istemek için uygun bir ortam değildi, hele ki herhangi bir uygulanamazlık daha saptanmamış iken” diye itiraf ediyor.

Kıbrıs Rumları anayasal değişiklerin kaçınılmaz olduğunu çünkü Kıbrıs Türklerinin veto haklarını suistimal ettiklerini savunuyorlar, ama Klerides’e göre “Veto hakları ne Cumhurbaşkanı ne de Başkan Vekili tarafından Meclisin herhangi bir yasası veya kararında kullanılmamıştı.”

Ayrıca “Bakanlar Kurulu kararlarının ve Meclisin yasalarının ilan edilmesinde herhangi bir zorluk yaşanmamıştı” diyor.

Klerides devam ediyor: “Eğer Kıbrıs Türkleri haklarını fesheden ‘Anayasaya yapılan tek taraflı düzenlemelere’ karşı çıkarsalar, İçişleri Bakanlığı kuvvetleri ‘ayaklanmayı bastırmak için’ güç kullanacaktır. Tuğgeneral George Karayiannis (o gün Kıbrıs Ordusunun başındaki anakara Yunan Ordu Subayı) 13 Haziran 1965’te bir Atina gazetesi olan Ethnikos Kiryx’e ‘Cumhurbaşkanı Makarios 1) Kıbrıs Rumlarını savaşa hazırlamaya ve silahlandırma ve 2) [Kıbrıs Türkü] Cumhurbaşkanı Vekilinin veto hakkının kaldırılmasını da içeren Anayasa revizyonunu devam etme kararlarını aldı’ dedi.”

“Kıbrıs Türkleri anayasa değişikliklerine karşı çıktıklarında Makarios planını hayata geçirdi ve Kıbrıs Rumlarının saldırısı Aralık 1963’te başladı” (Tuğgeneral Karayiannis). Tuğgeneral Kıbrıs Türklerinin yok edilmesi ve Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılmasının ayrıntılı tasarısı olan “Akritas” planından bahsediyordu.

2. BÖLÜM

Kanlı Noel ve Batıdaki Yankıları

1963 Noel’inde Rum milisleri ada genelinde Türk halkına saldırdı ve birçok kadın, erkek ve çocuk öldürüldü. 270 camii, mescit ve diğer ibadet mekanları taciz edildi.

28 Aralık 1963’te The Daily Express’te Kıbrıs’tan aktarılan haberler şöyle idi: “Bu gece son beş günde 200 ila 300 arasında insanın katledildiği Lefkoşa’nın kapatılan Türk mahallesine gittik. Oraya girebilen ilk Batılı muhabirlerdik ve basılı yayında anlatılamayacak kadar korkunç sahneler gördük. Öylesine bir dehşet yaşanmıştı ki insanlar gözyaşı dökemeyecek kadar afallamışlardı.”

31 Aralık 1963’te The Guardian’da yer alan habere göre: “Rumlarının iddia ettiği gibi bütün ölüm ve yaralanmaların her iki tarafta da silahlı erkekler arasında olduğunu iddia etmek safsatadır. Noel Gecesi bir doktorun eşi ve çocukları dahil pek çok Türk’e ilçelerdeki evlerinde acımasızca saldırıldı ve öldürüldü – iddiaya göre ordu kıyafeti giyen kırk kadar erkek tarafından.” Türkler her ne kadar ellerinden geldiğince saldırılara karşı koymaya çalışıp bazı milisleri öldürdüyseler de Rum halkına herhangi bir katliam uygulamadılar.

1 Ocak 1964’te The Daily Herald’ın haberinde şöyle yazıyor: “Türklerin evlerine vardığımda gördüklerim dehşet vericiydi. Duvarları haricinde tamamen yok olmuşlardı. Saldırı sırasında napalm kullanılsaydı bundan daha fazla yıkım meydana gelir miydi emin değilim. Yıkılan tavanların altında birbirine girmiş yatak yayları, beşikler ve bir zamanlar masa, sandalye, dolap olan şeylerin küllerini buldum. Buraya komşu köy olan Aya Vassilios’ta[Türkeli] 16 yakılmış ve yıkılmış ev saydım. Hepsi Türklere aitti. Her iki köyde de Rumların evlerinde en ufak bir hasara rastlamadım.”

2 Ocak 1964’te The Daily Telegraph’ın haberine göre: “Rumlar Türklere zulmetmeye devam ettikleri sürece İngiltere’nin askeri varlığının Türkiye’den gelecek bir müdahaleye karşı koruyacağını varsaymasınlar. Aldatıcılara sığınak olmamalıyız.” Ancak İngiltere Rumları durdurmak için ciddi herhangi bir adım atmadı.

12 Ocak 1964’te Lefkoşa’daki Birleşik Krallık Maslahatgüzarlığının Londra’ya yazısına göre: “[Kıbrıslı] Rum polisi kavgaları kışkırtan ve bilerek gaddarca davranan aşırıcılar tarafından yönetiliyor. Yanlarına “özel polis” olarak silah kullanmaya hevesli eşkıya gibi gençler aldılar. Kıbrıs hükümetine dönmek isteyen Türk polisleri tehdit ediyorlar ve cezalandırıyorlar… …Makarios bize bir saldırı olmayacağı güvencesini verdi. Verdiği güvenceler daha öncekileri gibi yine boş çıktı.”

Saldırılar BM Raporunda

İngiltere Hükümetine göre George Ball “Makarios’un hedefinin Kıbrıs sorununu komünist bloğunun ve tarafsızların desteğini alıp ulusal özgürlük sloganıyla BM’nin yörüngesine taşımak ve bağımsız üniter bir devlet kurup Türklere istediğini yapmak olduğunu düşünüyordu.”

14 Ocak 1964’te The Daily Telegraph Aya Vassilios’taki Türklerin 26 Aralık 1963’te katledildiğini ve Kızılhaç’ın gözleminde toplu bir mezardan çıkarıldıkları haberini yayımladı. 16 Şubat 1964’te The Observer Türklerin Limasol’da başka bir katliama maruz kaldıklarını ve bundan başka da birçok katliam gerçekleştiğini yazdı. 17 Şubat 1964’te Washington Post “Bağnaz milliyetçi Rumlarının soykırıma azmettiklerini” yazdı. Kıbrıs Rum İçişleri Bakanı Limasol’daki saldırıyı bizzat kendisinin kontrolü altında olduğunu itiraf etti.

Kıbrıs’taki İngiliz birlikler o dönemde Türkleri korumak için ellerinden geleni yaptılar ve çabaları bugüne değin hatırlanmaktadır, ancak Rumların saldırılarının ölçeği ve azgınlığı ve Londra’daki siyasi irade yetersizliği bu görevi imkânsız kıldı. 6 Şubat 1964’te bir İngiliz devriyesi silahlı Rum polislerinin Aya Sozomenos’taki Türklere saldırırken rastladı, fakat saldırıyı durduramadılar.

13 Şubat 1964’te Yunanlar ve Kıbrıs Rumları Limasol’daki Türk mahallesine tanklarla saldırdılar. 16 kişi öldü ve 35 kişi yaralandı. 15 Şubat 1964’te The Daily Telegraph “Dün sabah Rumların Türk mahallesinin altı bin vatandaşına başlattığı saldırı bir askeri operasyondur. Kıbrıs Rum Hükümetinin sözcüsü bunu resmi olarak kabul etti. Bütün bu olanlardan sonra Kıbrıs’ın Rum ve Türklerinin nasıl ciddiyetle ortak çalışabileceklerini hayal edebilmek çok zor” diye yazdı.

10 Eylül 1964’te BM Genel Sekreterinin raporunda (BM dosya S/5950) şunlar yazıyor:

“UNFICYP [Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü] toplumsal karışıklık sırasında meydana gelen maddi zararların ayrıntılı tetkikini yapmıştır… …çoğu Türk veya karışık olan 109 köyde 527 evin tamamen yıkıldığı ve 2000 başka evin yağmalanarak hasar gördüğü tespit edilmiştir. Ktima’da 38 ev ve iş yerinin tamamen, 122 ev ve iş yerinin kısmen yıkıldığı tespit edilmiştir. Lefkoşa’nın Omorphita [Küçük Kaymaklı] ilçesinde 50 evin tamamen yıkıldığı ve bunun dışında orada ve yakın mahallelerdeki 240 evin kısmen yıkıldığı görüldü.”

İngiltere Avam Kamarası Dış İşleri Özel Komitesi 1987’de Kıbrıs sorununu gözden geçirdi ve görüş birliği ile şu raporu verdi. “Her ne kadar Kıbrıs Hükümeti şu anda “1960 Anayasasının bugünün koşullarına göre yeniden düzenlenmiş bir haliyle çalışmak” istediğini iddia etse de bu iddia Aralık 1963 olaylarından hem öncesinde hem de sonrasında Makarios Hükümetinin ENOSİS (Yunanistan’a ilhak) davasını savunduğunu göstermektedir. Aktif olarak Anayasanın ve alakalı başka anlaşmaların bu amaç uğurunda değiştirilmesine çalıştığını yok saymaktadır.”

Komite devam ediyor: “Üstelik Haziran 1967’de Kıbrıs Rum yasama organı görüş birliğiyle ENOSİS lehinde karar aldı ki bu 1960 anlaşmalarının ve anayasasının açık bir ihlalidir.”

Kıbrıs Yüksek Anayasa Mahkemesinin 1963’e kadar tarafsız Başkanlığını yapan Profesör Ernst Forsthoff, 27 Aralık 1963’te DieWelt’e “Geçtiğimiz günlerde yaşanan trajedinin yegâne sorumlusu Makarios’tur. Amacı Türk halkını haklarından yoksun etmektir” dedi. 30 Aralık 1963’te UPI basın ajansıyla yaptığı bir röportajda “Yaşananların hepsi Makarios’un Kıbrıs Türklerinin ellerinden anayasal haklarını almaya çalıştığı içindir” dedi.

George Ball da 1964 baharındaki Kıbrıs ziyaretinde İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) İlişkileri Genel Sekreteri Sör CyrilPickard’ın “Türklere karşı yapılan zulümden dolayı ezici sözlerle Başpiskoposu kınadığını” hatırlatıyor. Ball bizzat kendisi Kıbrıs Rum liderine “eğer bu zalim ve pervasız davranışına devam ederse Türkiye’nin işgal etmesinin kaçınılmaz olduğunu ve ne ABD’nin ne başka bir Batılı gücün onları engellemek için parmağını kıpırdatmayacağını” söyledi.

Bunların yanı sıra “Güney kıyısında Limasol’da bir katliamın yaşandığını ve hatırladığım kadarıyla, bazıları evleri dozerlerle yıkılırken, 50 Türkün öldürüldüğünü” hatırlatıyor. “Makarios’a bu rezil hareketlerin son bulması gerektiğini söyledim.” Güzel sözler – ama hiçbir şey yapılmadı. O dönem Atina’ya ziyaretinde George Ball “Yunan Başbakanı Papandreou Kıbrıs’taki ‘gerginliğin’ tek sebebinin Türkiye’nin işgal etme tehditleri olduğu” sözlerini kaydediyor. “Bütün bunları daha önce duyduğumu ve hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını söyledim ona.”

Batı Rumları Ödüllendirirken Türklerin Korunmasını Engelledi

Birleşmiş Milletler sadece Kıbrıs’taki hukuki düzenin zorla gasp edilmesini kınamamakla kalmadı, aynı zamanda o noktada artık tamamen Rumlarından oluşan yönetimi sanki Kıbrıs’ın hükümetiymiş gibi davranarak onları ödüllendirdi. Bu kabullenme bugüne değin devam etmektedir ve bu durum Birleşmiş Milletlerin de, İngiltere’nin de, ABD’nin de, duruma uyan AB gibi diğer ülkelerin de saygınlığını zedelemektedir.

BM birliklerinin Mart 1964’te Kıbrıs’a varmalarına rağmen Rumlarının Türk halkına saldırıları devam etti. Haziran 1964’te Kıbrıs Türklerinin durumu o kadar ciddi boyutlara varmıştı ki Türkiye’deki kamuoyu bu duruma daha fazla katlanılamayacağı yönündeydi. Bu nedenle Garanti Anlaşmasının 4. Maddesine göre müdahalede bulunacaklarını uyardılar.

7 Ağustos 1964’te Rumlar Türk köylerine saldırdılar ve bu Türkiye hükümetinin Rum köyü olan Polis’e dört savaş uçağı göndermesini tetikledi. 8 ve 9 Ağustos’ta altmış dört Türk jeti Kuzey kıyılarındaki Kıbrıs Rum köylerinin üstünde alçak uçuş yaptı.

12 Ağustos’ta ABD’nin Yunanistan Büyükelçisi, Yunan hükümetine Kıbrıs Türklerine saldırıların durdurulması yönünde teşvik etme talimatı aldı ve Kruşçev Rumlara Sovyetler Birliğinden destek beklememesi gerektiğini söyledi. Rumlar en sonunda çekildiler, ancak o uyarı uçuşları olmasaydı çok az Kıbrıs Türkü hayatta kalabilirdi. Onların hayatların Türk Hava Kuvvetleri kurtardı, Birleşmiş Milletler değil.

Türkiye adaya çıkartma yapmadı çünkü 5 Haziran 1964 tarihinde ABD Başkanı Johnson tarafından Sovyetlerin Türkiye’yi işgal etmesi durumunda ABD’nin NATO’ya göre savunma yükümlülüğüne uymayacağı tehdidi gelmişti.Bu haddini bilmez, yasadışı ve boş bir tehditti, çünkü Amerika’nın Kuzey Atlantik Antlaşması gereğince olan sorumlulukları belliydi ve Amerika’nın kendi stratejik çıkarları Türkiye’nin ve Boğazların Sovyetler tarafından ele geçirilmesine müsaade etmezdi. Yine de bu tehdit Türkiye’nin müdahale etmesini on yıl kadar geciktirdi.

Türkler kendilerini savunabilecekleri korunaklı yerleşimlere çekilmek zorunda kaldılar. Bunun için Kıbrıs’ın bölünmesi 1974’te değil, 1964 Ocak’ında gerçekleşmiştir. 14 Ocak 1964’te İtalyan İl Giorno’nun haberine göre: “Şu anda Kıbrıs Türklerinin toplu göçüne tanık oluyoruz. Binlerce kişi evlerini, topraklarını, sürülerini terk ediyorlar. Rum terörizmi amansız biçimde devam ediyor. Bu sefer Helen retoriği ve Eflatun’un heykelleri barbarlıklarının ve gaddarlıklarının üstünü örtemiyor.” Türkler saklandıkları korunaklarda kendi kendilerini idare etmek için yeni bir yönetim seçmeleri gerekiyordu.

3. BÖLÜM

Batı, Kuzey Kıbrıs TürklerininTanınmasını Engelledi

İngiltere “Kıbrıs Devletinin” sadece hem Kıbrıs Türklerinin hem de Kıbrıs Rumlarının mutabakatıyla seçilen bir hükümet olabileceğini kabulleniyor. Buna rağmen İngiltere ve ABD kendi çıkarları doğrultusunda diğer ülkeleri sanki Rumlar tek başına tüm Kıbrıs’ın devletiymiş gibi davranmaya teşvik ettiler. 1963’ten beri herhangi bir mutabakat sağlanamadı ve bir tarafın diğerine saldırıp sonra da devleti tek başına idare etme hakkını iddia etmesini sağlayacak bir ‘zorunluluk doktrini’ de yoktur. Rumlar Türklere 1967’den beri geri dönmelerini söylüyorlar, ama ancak Kıbrıs Türkleri temel haklarının feshedilmesini kabullenmeleri koşuluyla, ki bunu kabul edemezler. Rumlar “Kıbrıs Devleti” olarak tanınmaya ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 7. Bölümüne göre hiçbir hakka ve otoriteye sahip olmadan Kıbrıs Türklerinin ticaret ve iletişimlerini istedikleri kadar ambargo altında tutabildikleri sürece de uzlaşmak için herhangi bir nedenleri olmayacak.

1983’te Kıbrıs Türkleri kendi Cumhuriyetlerini kurduklarında İngiltere ve ABD, BM’de onlara karşı harekete geçtiler. Bağımsızlık İlanını “yasal olarak geçersiz” kılan 541 ve 550 sayılı Güvenlik Konseyi Kararlarını geliştirdiler ve diğer devletleri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımamaya çağırdılar. Ancak Güvenlik Konseyi bu önergenin hukuki temelini incelemedi. Bu “yasadışılığın” temelinin Kıbrıs anayasasının mı yoksa uluslararası hukukun mu olduğu hiçbir noktada belirtilmemiştir. Ta 1963’ten beri Rumlar tarafından ret ve feshedilen 1960 Anayasasının 1983’te Kıbrıs Türkleri üzerinde nasıl bir yetkisi olduğu hiçbir zaman açıklanmamıştır.

Teknik Olarak İngiltere ve ABD Güney Kıbrıs Rum Yönetimini de Tanımıyor

Her ne kadar İngiltere Kıbrıs Rum Yönetimi sanki Kıbrıs’ın hukuki Devletiymiş gibi davransa da resmi olarak onları bu şekilde tanımış durumda değiller. 25 Nisan 1980’de Dışişleri Bakanı Lortlar Kamarasında şu demeci verdi: “İngiltere’nin başka Hükümetleri tanıma teamüllerini gözden geçirdik. Bu ortaklarımızın ve müttefiklerimizin teamülleriyle bir karşılaştırma da içerdi. Bu inceleme sonucunda bundan sonra Hükümetler tanınmayacaktır. İngiltere Hükümeti artık uluslararası standartlara göre Devletleri tanıyacaktır.”

30 Temmuz 1980’de Devlet Bakanı “İngiltere Hükümetinin hükümetleri değil devletleri tanıdığını” tekrar etti ve bu 12 Kasım 1987’de tekrar doğrulandı. ABD de aynı konumda. Buna göre, eğer İngiltere ve ABD hükümetleri değil devletleri tanıyorsa, bu iki ülke tarafından ne Rum ne de Türk yönetimleri Kıbrıs Devleti olarak tanınamazlar.

541 ve 550 sayılı Güvenlik Konseyi kararları Kıbrıs’ta birden fazla devletin tanınmamasını öngörüyorlar, ancak Kıbrıs Rum Yönetimini hukuki devlet olarak tanınmasını sağlamıyorlar.

12 Ağustos 1964’te İngiltere’nin BM temsilcisi kendi hükümetine aşağıdakileri yazdı:

“Kıbrıs’ın geleceği ve Makarios hakkındaki gerçek siyasetimiz ve duygularımız nedir? İngiliz gazetelere ve başka pek çoğuna bakılırsa Makarios ve sözde devletine karşı duygularımız son derece güçlü ve İngiliz halkını Makarios’un devrilmesi ve Kıbrıs sorununun Türkler ve Rumlar arasında doğrudan anlaşmalarla çözülmesinden başka hiçbir şey memnun etmeyecektir. Ama bazen öyle görünüyor ki bazı insanların “Milletler Birliği” [Commonwealth] ile ilgili takıntıları onları kalan her şeye kör ediyor ve Makarios ve kabadayılarına karşı daha aktif bir yaklaşım düpedüz vatan hainliği oluyor. Başka zamanlarda öne çıkan hissiyat Makarios’a doğrudan karşı konulduğu takdirde [Rum] Kıbrıslılarla çatışmaya girilip askeri üslerimizi kaybedebileceğimiz ile ilgili endişe oluyor.”

Türkler, Haklarını Arayabilecekleri Bütün Platformlardan Dışlandılar

1963’ten sonra Kıbrıs’ın Türk milletvekilleri, hakimleri ve diğer devlet memurları ya korkutularak ya da zorla durdurularak görevlerini icra etmekten engellendiler. Avam Kamarası Özel Komitesi’ne göre “1963 Aralık’ında gerçekleşen krizin etkisi devletin yasal organlarının Rumlarının eline geçirmek oldu. “Zorunluluk doktrinine” uygun olduğu iddiasıyla Meclisteki Rumlar devlet organlarının Türkler olmadan işlemesini sağlayacak birtakım yasalar geçirdiler.”

Özel Komite 29. paragrafta konuya devam ediyor: “Kıbrıs Türklerinin bakış açısından eşit ölçüde zararlı başka bir olay da kendi durumlarını anlatabilecekleri uluslararası arenada temsil edilme ve siyaset yapabilme olanaklarından tamamen mahrum bırakılmış olmaları”… …“Kıbrıs Türklerinin uluslararası alandaki varlıkları neredeyse bir gecede tamamen yok oldu.” Bu açıdan bakılınca bütün dünyanın Kıbrıs Rumlarının görüşlerine ikna olmuş olmaları hiç şaşırtıcı değil.

Rumlar Hâlâ Yaptıkları Katliamları İnkâr Ediyorlar

1963-64 katliamlarından beri hala 300’den fazla Türk ardından hiçbir iz bırakmadan kaybolmuş vaziyette. Bu korkunç olaylar o zamanlar daha iktidarda olmayan “Yunan Albayların” ya da kimseyi temsil etmeyen bir grup aşırıcı Rum’dan kaynaklanmadı. Türklere çektirilen eziyet Rumların dini ve siyasi yönetiminin açık siyasetiydi ve bu yönetim bugüne kadar hâlâ katilleri adalete teslim etmek için en ufak bir çabaya girmedi.

Bunun yerine gerçekleri inkâr edip, sadece her iki tarafında eşit ölçüde suçlu olduğu, birbirinden bağımsız çatışmalar olduğunu öne sürüyorlar. Kıbrıs Rum Yönetimi daha sadece Eylül 2004’te Türklere karşı hiçbir bir katliamın gerçekleşmediğini tekrar iddia etti. Bu iddiaya Rum gazetesi Cyprus Mail bile inanamadı. Rum gazeteci Antonis Angastionotis, gerçeklerin bunca süredir Rum halkından gizlendiği düşüncesiyle 1974’te Kıbrıs Türklerine karşı Muratağa-Sandallar-Atlılar civarında ve Taşkent’te yapılan soykırım girişimini anlatan “The Voice of Blood” isimli belgeseli çekti. Bu belgeselin Yunan televizyonlarında gösterileceği şüpheli.

Rumların tavrı hem üzücü hem akılsızca. Kıbrıs Türklerini katliamlar yaşanmadığına ikna edemezler hiçbir zaman ve yaşananları kabullenmedikleri ve af dilmeye başlamadıkları sürece de barış süreci başlayamaz. Güney Kıbrıs’ta bunu yapacak iyi insanlar var, fakat Kıbrıs Rum Yönetiminin dünyaya kabul ettirdikleri haksız ve hukuksuz yerini kaybetme korkusundan yaptıklarını kabullenmeye yanaşmayacak yüksek makam sahibi insanlar da var.

Avam Kamarası Özel Komitesi’nin bulgularına göre: “Kıbrıs Türklerinin iddia ettiği gibi tamamen ya da kısmen yok edilen 103 Türk köyünün ve Kıbrıs’taki toplam Türk nüfusunun çeyreğinin mülteci konumuna düşmesine sebep olan şiddetin doğrudan Rum yönetimi tarafından yapıldığı veya en azından göz yumulduğu şüphesizdir.”

Rumların Türklere Uyguladığı Ambargo

BM Genel Sekreterinin Güvenlik Konseyindeki raporuna göre “Aralık 1963’te başlayan ve 1964’ün ilk yarısında devam eden toplumsal kargaşa sırasında binlerce Türk sırf üstlerinde ve arabalarında taşıyabildikleriyle yurtlarından kaçtı ve daha güvenli yerlere sığındı.” Eylül 1964’te Genel Sekreterin Güvenlik Konseyindeki raporuna göre “Yılın ilk yarısındaki tarım ve endüstri alanlarındaki kayıpların yanı sıra Kıbrıs Türk halkı, devlet memuru olan 4000’den fazla kişinin maaşlarını alamamaları dahil, diğer gelir kaynaklarını da kaybetti.” Bu dönemde Türk halkının ticareti önemli ölçüde azalmıştı ve işsizlik çok yüksek oranda artmıştı – aşağı yukarı aile geçindiren 25000 kişi işsiz kaldı.

Türkler kendi yurtlarında sığınmacı olmuşlardı. 1964’te yıllık alınan devlet desteği kesilince Türk Kamu Odası’nın (TurkishCommunalChamber – bunun direk Türkçe adı vardır ama bulamadım) harcamaları çöktü. Türk halkının yarısı desteğe bağımlı hale geldiği için geriye kalan kaynakların büyük bir kısmı işsizlik maaşı ve benzer desteklere ayrılmak durumunda kaldı.

BM Genel Sekreterinin 10 Eylül 1964 raporuna göre “Türk halkına uygulanan ve bazı noktalardaadeta kuşatma raddesine gelmiş olan ekonomik sınırlamalar Kıbrıs Hükümetinin ekonomik baskıyla bir çözüm zorlamaya çalıştığına işaret ediyor.” Bu durum bugün de geçerliliğini korumakta.

İngiltere 24 Temmuz 1964’te Rumların hukuksuz davranışlarını resmi olarak protesto etti ama hâlâ Rum Yönetimi Kıbrıs’ın devletiymiş gibi davranmaya devam etti ve Rumların istedikleri gibi davranmalarını engelleyecek bir harekette bulunmadı. 1963-1974 arasında Türklerin özgür hareket edebilme hakları önemli ölçüde sınırlandırılmıştı. Posta hizmetlerini kullanmaları engellenmişti. İnşaat malzemelerine, elektrik donanımlarına, makine ve motor parçalarına, yakıta, kimyasallara ve başka pek çok ürüne erişimlerine ağır kısıtlamalar getirilmişti ve Türk sığınmacılar çadırlarda ve mağaralarda yaşamak zorunda kaldılar.

Rumlar, Haklarından Feragat Etmeyen Türklerin Devlete Dönmesini Engelledi

Avam Kamarası Özel Komitesinin bulgularına göre: “Temmuz 1965’te Türk milletvekilleri meclise dönmek istediklerinde yalnızca yokluklarında gerçekleşen yasal değişiklikleri kabul ettikleri takdirde geri dönebilecekleri söylendi onlara” (yeni silah zoruyla dayatılan ve toplumlarının haklarına ciddi zararlar veren temel anayasa değişikliklerini kabul ederlerse). Özel Komite devam ediyor: “Şubat 1966’da Makarios 1960 anlaşmalarının hepsinin feshedilip çöpe atıldıklarını ilan etti.”

Rumların 1963’ten sonraki siyasetleri 20 Eylül 1992’de Fileleftheros’ta şöyle özetlendi: “Biz Kıbrıs Rumları devletin tüm kontrolünü elimizde bulunduruyoruz. Bütün bakanlar Rum. Hükümetimiz uluslararası tanınan tek hükümet – neden [Türkleri] geri getirelim? Türkler bugün toprakların sadece %3’ünü kontrol ediyor. Zengin kaynaklara sahip değiller ve ekonomik olarak zor günler yaşıyorlar. Ya sonunda bizim dediklerimizi kabul edecekler, ya da gidecekler.”

Rumlar bazen saldırıya uğrayanların kendileri olduğunu, 1960 anlaşmalarını bozmak isteyenlerin Türkler olduğunu iddia ediyorlar. Ancak Türkler hem dörde bir azınlıktaydılar, hem de köyleri silahlı Rumlar tarafından sarılmıştı. Ağır silahlara sahip değildiler ve kadın ve çocuklarını koruma imkanlarına sahip değildiler; Türkiye ise 40 mil denizin ötesindeydi. Bu koşullarda Türklerin saldırgan tarafta olduğunu tasavvur etmek bile absürt.

Sussex Üniversitesinin kıdemli Profesörü Michael Moran Rumların tavırlarıyla ilgili şu teşhiste bulundu: “Rumların 1963 Aralık’ında girdikleri yola öyle bir şevk ve özgüvenle girişebilmelerinin nedeni, Marksistlerin “yanlış bilinç” diye adlandırdığı zihinsel duruma benzeyen, bir çeşit ideolojik büyüye kapıldıkları içindir. Beyinlerinin en az yüzyıl boyunca vaazlarla ve okullarda aldıkları eğitim ile, mantık çerçevesine sığabilecek tarihsel ve siyasi gerçekliklere patolojik olarak ters düşen birtakım düşüncelere inanmaya yıkandığı, denge sağlayabilecek bir rasyonel eleştiri geleneğiyle temastan yoksun oldukları ve teolojinin bulandırdığı sulara karşı kuşku duymayı büyük ölçüde başaramadıkları için, Rum yöneticiler, eşit ölçüde önemli olan Türklerin haklarına karşı, etkin olarak duyarsızlaşmışlardı. Bu nedenle Türk yurttaşlarına böylesine istikrarla acı çektirebildiler – yaptıklarının bu olduğunun farkında bile değildiler.”

4. BÖLÜM

Başhemşire Aziz’in Anıları

Lefkoşa Hastanesinin başhemşiresi Türkan Aziz anılarında Rum milislerin nasıl hastane koğuşlarında Türk hastaları öldürdüğünü yazıyor. Daha sonra hastanedeki dairesinde sığınan iki Türk oğlanın cesetlerini buldu. “Onları bıraktığım yerde sandalyelerin üstünde oturuyorlardı, ama bu sefer beni bir tebessümle karşılamaya kalkmadılar. Yırtık giysilerinden akan koyu kan halıya damlıyordu. Rum “bekçileri” yok olmuştu. Giderken merdivenlere manasızca mermi saçmıştı.”

Başhemşire Aziz Aya Vassilios’taki dehşeti şöyle anlatıyor:

“Bir iki metre kazdıktan sonra ilk cesetleri buldular – birbiri üstüne yığılmış üç adam, sonra elleri dizlerinin arkasından bağlanmış bir erkek çocuk, sonra küçük bir kız, sonra şalvarlı yaşlı bir adam, sonra da birkaç kadın. 21 ceset vardı, neredeyse hepsi giyinikti ama hiçbiri hastane kıyafetiyle değil. Bunlar Aya Vassilios’ta yaşayan Türk ailelerdi.”

“Hastane kıyafetinin” önemi, Rumlar cesetlerin doğal nedenlerle hastanede ölen hastalar olduklarını iddia ettikleri için “zihinsel hastalıklarınınne kadar derin olduğunu” gösteriyordu. Rumlar basına “Türkler gerçekleri saptırıyor” diye demeç vermişlerdi.

28 Temmuz 1965’te eski İngiliz bakan Duncan Sandys Avam Kamarasında şöyle konuştu: “Kıbrıs hükümetinin bariz yasadışı hareketleri Garanti Anlaşmasına göre Türkiye’ye anayasal düzene geri dönülmesi için müdahale etme hakkını verdiği şüphesizdir.”

Yunanistan’dan Rumlara Yasadışı Asker ve Silah Yardımı

Hâlâ Yunanistan’ın yardımı olmadan Türkleri Kıbrıs’tan çıkartmayacaklarını düşünen Rumlar, 1963 olaylarından kısa süre sonra askeri güçlerini arttırmaya başladılar. Andreas Papandreou “Namlulun Ucundaki Demokrasi” adlı kitabında “Devasa ölçeklerde gizli bir operasyon başladı; her gece gemiyle Kıbrıs’a varan silahlar ve sivil kıyafetler içindeki “gönüllüler” Rum birliklerine katılıyorlardı.”

Newsweek de 27 Temmuz 1964’te benzer bir haber yayınladı: “Her gün güneş doğmadan Limasol limanının büyük demir kapıları kapatılıyor… BM birliklerinin girmesi yasak. Birkaç saat sonra kapılar açılıyor ve aşırı yükten yaylanan üstü örtülü kamyonlar kükreye kükreye limandan çıkıp Trodos Dağlarına gidiyorlar.”

Türkler korunaklı sığınaklara çekilmelerine rağmen 27 Mart 1967’de Yunanlar ve Kıbrıs Rumları Mari köyünü 4 saat boyunca bombaladığında yine katliamlara maruz kaldılar. 15 Kasım 1967’de topçu birlikleri ve zırhlı araçlarla birlikte 2000 silahlı kişi Aya Theodoros’un Türk mahallelerine saldırdı. Aynı sırada Geçitkale (Köfünye) köyüne saldırıldı. Bu saldırılar sırasında BM birlikleri kadınlar, çocuklar ve yaşlılar – birçoğu canlı canlı kendi evlerinde yanarak – öldürülürken ve 50 ev yıkılırken çaresizce izlediler. Sadece Türk Hava Kuvvetlerinin uçuşları bu dönemde daha fazla katliam yaşanmasını engelledi ve Kıbrıs’a yasadışı gelen Yunan kuvvetlerini geri çekilmeye zorladı.

Peki uluslararası toplumun tepkisi neydi?

Daha sonraki yıllarda Sırplara yaptıkları gibi Rumlara hava saldırıları yapmadılar – soykırım diye ya da “Kıbrıs’ın demografik yapısını değiştirme çabaları” diye de şikâyet etmediler. Kıbrıs Türkü sığınmacıları ya da kaybolan insanlar için, ya da kaybettikleri evler, tarlalar ve iş yerlerine hiçbir ilgi göstermediler – adadaki 20.000 Yunan askerine de ses etmediler. Bunun yerine sanki Kıbrıs’ın gerçek devletiymişler gibi davranarak Rumları ödüllendirdiler.

1971’de General Grivas Kıbrıs’ı tamamıyla bir Yunan adasına dönüştürüp Yunanistan’a ilhak ettirmeye adanmış olan EOKA-B’yi kurmak için Kıbrıs’a geri döndü. Kıbrıs Rum askerlerine verdiği bir demeçte şöyle dedi: “Yunanistan’dan Kıbrıs’a gelen Yunan kuvvetler, Kıbrıs Rumlarının iradesini Türklere dayatmaya geldi. Bizim istediğimiz ENOSİS ama Türkler buna karşı. İrademizi dayatacağız. Güçlüyüz ve bunu yapacağız.”

15 Temmuz 1974’e kadar Kıbrıs’ta kuvvetli bir Yunan askerî varlığı oluşmuştu ve onların desteğiyle Kıbrıs Rum Ulusal Muhafızları Makarios’u devirip yerine “Cumhurbaşkanı” olarak Nikos Sampson’u getirdiler. Washington Star News 22 Temmuz haberine göre: “Sokaklar cesetlerle doluydu ve toplu gömülmeler yapılıyordu… Makarios’un silahlarını bırakmalarını söylediği insanlar Millî Muhafız Ordusu tarafından vuruldular.”

Kıbrıs Türkleri garantör ülkelere yardım için başvurdu ama sadece Türkiye etkin bir yanıt verme niyetindeydi. “20 Temmuz 1974’te Türkiye, Garanti Antlaşmasının 4. Maddesine gereğince müdahale etti” (Birleşik Krallık Dışişleri ve Commonwealth Müdürlüğü, dosya CPS/75, Ocak 1987). Yunan gazetesi Eleftherotipia 26 Şubat 1981’de Nikos Sampson’la şunları söylediği röportajı yayımladı: “Türkiye araya girmeseydi ENOSİS ilan edecektim – Kıbrıs’ın Türklerini yok edecektim.”

Rum Propagandası

17 Nisan 1991’de ABD büyükelçisi Nelson Ledsky, Senato’nun Dışişleri Komitesine verdiği ifadeye göre: “’Kayıp kişilerin’ pek çoğunun 1974 Temmuzunun ilk günlerinde, yani Türkiye’nin ayın 20’sinde başlayan müdahalesinden önce kayboldu. Rum tarafında ölenlerin çoğu Makarios ve Sampson taraftarları arasındaki çatışmalarda öldü.” 6 Kasım 1974’te TA NEA haberine göre, ölümlerin suçunu Türkiye’nin askerî müdahalesine atabilmek için 15-20 Temmuz arasında öldürülen Rumların mezarlarından ölüm tarihleri silindi.

3 Mart 1996’da Rum gazetesi Cyprus Mail haberine göre: “15 Temmuz darbesinde yaşanan vahşetin çapını gizlemek 1974 Yazının trajedisine etkisini azaltmak ve tüm ölümlerin suçunu Türk işgaline atabilmek açısından Kıbrıs [Rum] hükümetlerinin işine geldi. Bu hassas insanlık meselesini araştırmayan hiçbir hükümet meşru olamaz. Klerides hükümetinin Lefkoşa mezarlığındaki bazı kişilerin hâlâ ‘kayıp insanlar’ listesinde olduğunu itiraf etmesi propaganda aracına dönüştürülen bu insanlık faciasının sadece son perdesi.”

Röportaj yaptığı bu “kayıp” insanlardan birisinin karısını kastederek, Rum gazeteci George Lanitis şunları yazdı: “Kıbrıs propaganda makinası kayıp insanların su götürmez trajedisini dünya kamuoyuna kabul ettirmek için bu kadını insafsızca kullandı. Kadın kandırıldı. Ben ve başka birçok gazeteci de kandırıldık ve okurlarımızı da kandırdık. Özür dilerim, ama iyi niyetimle ben de diğer insanlar gibi davrandım.”

Batı Basınında 1974 Katliamları ve İngiltere’nin Tepkisizliği

14 Ağustos 1974’te Tochni [Taşkent] köyünde 13-74 yaşları arasındaki bütün Türk erkekler bir yerlere götürülüp kurşuna dizildi. Sadece on sekiz tanesi kaçabildi (Times ve The Guardian haberleri, 21 Ağustos).

Aynı gün Zygi’de 19-38 yaş arasındaki bütün Türk erkekler bir yerlere götürüldü ve bir daha görülmediler. Yine aynı gün Rumlar Paphos’un (Baf) Türk mahallesine kadın, erkek, çocuk ayrıt etmeden ateş açtılar. 23 Temmuz 1974 Washington Post haberine göre “Limasol’a yakın bir Türk köyüne Yunan baskını sırasında 200 kişilik nüfustan 36 kişi öldürüldü. Yunanlar Türk ordusu ulaşmadan önce Türk köylerinin sakinlerini öldürme emri aldıklarını söylediler.”

“Sığınmacılar Yunanların Türk mahallesini bombalamaya cumartesi günü başladıklarını söyledi. 15 yaşındaki Kıbrıslı Türk kız, Kazan Derviş, amcasıyla kalıyormuş. Kıbrıs [Rum] Milli Muhafızları Türk mahallesini gelince silahlar patlamaya başlamış. Amcası ve diğer akrabalarının götürüldüğünü görmüş ve daha sonra amcasının vurularak öldürüldüğünü duymuş.”

28 Temmuz’da New York Times 14 Türk’ün Alaminos’ta vurulduğu haberini verdi. 24 Temmuz 1974 France Soir haberine göre: “Rumlar Türklerin camilerini yaktı ve Famagusta [Gazimağusa] civarındaki köylerdeki Türklerin evlerini ateşe verdi. Silahsız savunmasız Türk köylüleri bir terör atmosferinde yaşıyorlar ve evlerinden kaçıp ormanlarda çadırlarda yaşıyorlar. Rumların davranışları insanlık utancıdır.”

22 Temmuz’da Başbakan Bülent Ecevit BM’den “Kıbrıs Türklerinin soykırımının sona erdirilmesini” istedi ve “Türkiye’nin bir ateşkes anlaşmasını kabul ettiğini ancak Kıbrıs Türklerinin katledilmesine müsaade etmeyeceğini” ilan etti. Alman Die Zeit gazetesi 30 Ağustos 1974’te “Kıbrıs Türklerinin Paphos ve Gazimağusa’da katledilmesi Türkiye’nin müdahalesinin ne kadar haklı olduğuna delil olduğunu” yazdı.

Daily Telegraph haberine göre: “1963’ten beri fiziksel saldırılara maruz kalan Kıbrıs Türkleri Yunanların adayı işgal etmesini engellemesi için garantör ülkelere başvurdu. İngiltere hiçbir şey yapmayınca Türkiye müdahale etti. Anayasal haklar Kıbrıs Türklerinin yanında ve haklı bir biçimde Türkiye ordusunun geri çekildiği takdirde Rum zulmünün tekrar başlamasından korkuyorlar.”

“Türkiye Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini savunmak için müdahale etti ve sadece bunu yaptığı için de takdir edilmesi gerekli. Müdahaleden beri geçen 12 yılda hiçbir saldırı veya katliam yaşanmadı.” Lort Willis (İşçi Partisi), Lortlar Kamarası konuşması, 17 Aralık 1986.

Avam Kamarası 1976 Kıbrıs Özel Komitesi 14 Ağustos 1974’te Başbakan Bülent Ecevit’in doğrultusunda Türkiye’nin Garanti Anlaşmasına göre İngiltere-Türkiye arasında ortak bir eylemde bulunulmasını önerdiğini gördü. Ancak, İngiltere’nin Kıbrıs’taki topraklarındaki askeri üslerinde birlikler ve savaş uçakları olmasına rağmen İngiltere’deki dönemin İşçi Partisi Hükümeti etkin bir eylemde bulunmayı reddetti. İngiltere’nin askeri harekatta bulunmasını gerektiren herhangi bir sorumluluğu olmadığını savundular, ancak Anlaşmanın 2. Maddesi İngiltere’nin 1960 anayasasının temel maddeleriyle kurulan düzeni korumasını öngörüyor, ki İngiltere bu sorumluluğunu yerine getirmekte açık açık başarısız olmuştur. Özel Komite şu sonuca vardı: “İngiltere’nin müdahale etmek için yasal hakkı ve ahlaki sorumluluğu vardı. Hükümetin açıklamayı reddettiği nedenlerden dolayı müdahale etmemiştir.”

Sonuç: Türklerin Hakkı, Rumların Suçu, Gereken Uluslararası Yasal İşlem ve Tepki

Bazı kişiler Sampson darbesinin yenilmesi ve Makarios’un yeniden Başkanlık Sarayına dönüşüyle birlikte Türkiye’nin askerlerini çekip Kıbrıs Türklerini tekrar Makarios’un ellerine bırakması gerektiğini savunuyor – önceki katliamlardan sorumlu olan adama. Bu önerinin ne kadar saçma olduğunu anlamak için sadece söylemek yeterli. Hatırlanması gerekir ki BM birlikleri Mart 1964’ten beri Kıbrıs’taydılar ancak Türkleri korumayı başaramadılar. Kıbrıs Türkleri, Uluslararası korunmaya sahip Müslümanlara neler olduğunu daha sonra Srebrenitsa’da gördüler.

Türkiye imzaladığı anlaşmaların gereği olan sorumluluklarını sadece Kıbrıs Türklerinin güven içinde yaşayabilecekleri bir ortam yaratarak ve onların adanın yönetiminde Kıbrıs Rumlarıyla siyasi eşit oldukları yeni bir anlaşmaya varmalarını sağlayarak icra edebilirdi. Türkiye bunu yaptı ve Kıbrıs Türklerinin Nisan 2004’te Annan Planını desteklemeye ikna edilmesinde oynadığı rol için de BM, ABD ve AB tarafından takdir edildi.

Garanti Anlaşması olmasaydı bile Türkiye, Kıbrıs Türklerini soykırım girişiminden kurtarmak ve sağladıkları korumanın devam etmesine ihtiyaç duyulduğu sürece Kıbrıs’ta kalmaya hakkı vardı. Aynı hukuki temele bağlı olarak NATO, Kosova’daki etnik Arnavutları soykırım girişiminden korumak için müdahale etti.

Birleşmiş Milletler, Commonwealth, ve dünyanın geri kalanı kolaya kaçarak siyasi çıkarlarını prensiplerin önüne geçirdiler ve Rumların dehşet verici davranışlarını kınamadılar. Kıbrıs Rumları Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin Madde 2(a), (b) ve (c) ve Madde 3(a), (b), (c), (d) ve (e) gereğince soykırım girişimde bulunmaktan suçludurlar, ancak onlara karşı herhangi bir eylemde bulunulmamıştır. Bunun yerine, Kıbrıs Hükümetiymiş gibi davranılarak ödüllendirilmişlerdir. Kıbrıs Türkleriyse tam tersine, BM, Commonwealth ve diğer tüm uluslararası kurum ve kuruluşlardan dışlanış bulunmaktadırlar ve kendi geleceklerini derinden etkileyen kararlar alınırken seslerini duyurmalarına izin verilmemiştir.

Birleşmiş Milletlerin ta kendisi tarafından yapılan bu ihanet, kırk yıldan uzun süredir Rumlarının Kıbrıs Türklerine sıradan bir mahalleymiş gibi davranmalarını, tüm uluslararası yardımları kendilerine kullanmalarını, Kıbrıs Türklerinin dış dünya ile ticaret ve iletişimlerine ambargo uygulamalarını, bütün uluslararası kuruluşlarda Kıbrıs masasını işgal etmelerini, dünyayı Türklerin değil kendilerinin zarar gören taraf olduklarına ikna etmelerini sağlamıştır, sağlamaktadır.

Nisan 2004’te Annan Planını kabul etmelerine rağmen Kıbrıs Türkleri bugün hâlâ dünyadaki meşru yerlerinden dışlanmış durumdalar ve ticaret ve iletişimlerine tamamen haksız bir ambargo çekmektedirler.

Kıbrıs Türkleri bunu hak etmek için ne yaptılar?

Birleşik Krallık Milletvekili Michael Steven 2004

(Parlamento tutanaklarından tercüme eden ve derleyen Dr Oliver Barış Bridge)

 

KAYNAK: ULUSAL KANAL