TARİH
Kıbrıs, Sicilya ve Sardunya adalarından sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adasıdır. Kıbrıs adası, Doğu Akdeniz’deki özel konumundan dolayı yeraltı ve yer üstü zenginlikleri ile tarih boyunca Akdeniz’e ve Akdeniz ticaretine egemen olmak isteyen devletlerin veya uygarlıkların ilgisini çekmiştir. Bu özelliğinden dolayı da Ada, şu anki adını alıncaya kadar, tarih boyunca birçok isimle anılmıştır. Kıbrıs adının, ana kraliçe Kibele’ye Kıbrıs adasında verilmiş olan Kipris adından, bakır sözcüğünün İbranice karşılığı olan kopher kelimesinden veya Akadca ve Lâtince karşılığı olan cuprum adından ya da Kıbrıs’ta çok fazla bulunan servi ağaçlarının Lâtincesi olan cypress sözcüklerinden geldiği rivayet edilmektedir.
Kıbrıs, Akdeniz’deki stratejik konumu nedeniyle çevresindeki güçlü devletlerin himayesine ve istilasına uğramıştır. Böylece Kıbrıs’a hâkim olan her devlet Kıbrıs adasında kendinden bir iz bırakarak Ada’nın kültürünü zenginleştirmiştir. Kıbrıs adası, varoluşundan itibaren Mısır, Hitit, Fenike, Asur, Pers, Büyük İskender, Roma, Doğu Roma (Bizans), İslâm Devleti, Isaac Comnenus, Tapınak Şövalyeleri, Lüzinyan, Venedik, Osmanlı ve Birleşik Krallık devletlerinin himayelerine veya hâkimiyetlerine girmiştir.
KIBRIS’TA OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİ (1571-1878)
Osmanlı Devleti’nin Doğu Akdeniz çevresindeki ülkeleri ele geçirmesi sonucunda, Kıbrıs adasının kazandığı stratejik önem, Ada’nın alınmasında etkili olmuştur. Ada’nın fethi, Akdeniz’de Osmanlı hakimiyetinin kesin olarak kurulması için gerekmekteydi.
Osmanlı ordusu Lala Mustafa Paşa kumandası altında 1570 yılında Kıbrıs adasının fethine başlamıştı. İlk olarak Limasol, ardından Larnaka ve Lefkoşa alınmıştı. Denizden ve karadan yaklaşık bir yıl kuşatılan Mağusa kalesinin 1 Ağustos 1571 tarihinde alınmasıyla birlikte Kıbrıs’ın fethi tamamlanmış oldu. Kıbrıs, 1571-1878 yılları arasında Osmanlı idaresinde kalmıştır.
KIBRIS’TA BİRLEŞİK KRALLIK DÖNEMİ (1878-1960)
1877-78 (93 Harbi) Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı Devleti’nin yenilmesi üzerine Ayestefanos Antlaşması (Yeşilköy) imzalanmıştı. İlgili antlaşmanın oldukça ağır hükümler içermesi üzerine Birleşik Krallık’ın başını çektiği devletler Osmanlı ve Rus Devletlerine birer nota vererek söz konusu antlaşmanın yerine Berlin Antlaşması imzalatılmıştı. Bu antlaşmayla Kıbrıs adasının yönetiminin, Birleşik Krallık’a bırakılmasına karar verilmişti. Böylece 1878 yılından itibaren Kıbrıs adası, Birleşik Krallık’a kiralanmış oldu.
1914 yılına kadar Ada’yı mülkiyeti Osmanlı Devleti’nde olmak üzere idare eden Birleşik Krallık, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na 5 Kasım 1914 tarihinde İtilaf Devletleri aleyhine girmesi üzerine, Kıbrıs adasını ilhak ettiğini bildirdi.
24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nda TBMM hükümeti Ada’nın Birleşik Krallık’a ait olduğunu kabul etmiş ve 1924-1927 yılları arasında Lozan Antlaşması’na dayanarak Ada’dan çok sayıda Kıbrıs Türk’ü, Türkiye’ye göç etmiştir.
1931 yılında Kıbrıs Rumları tarafından Ada’daki mevcut idareye karşı büyük bir isyan teşebbüsü meydana gelmiştir. Bu isyanın sonucunda Ada’daki her iki toplum da baskı altına alınmıştır. Yaklaşık olarak 10 yıl devam eden sıkıyönetim, II. Dünya Savaşı sırasındaki gelişmeler üzerine Birleşik Krallık’ın Ada’daki sıkıyönetimi hafifletmesine neden olmuştur. 1941 yılında yerel yönetimler için seçim yapılması kararlaştırılarak siyasal faaliyetlere izin verildi. İlgili dönemde Kıbrıs Türkleri ve Rumları arasında çeşitli siyasi örgütlenmeler, partiler (KATAK, AKEL vd.) kuruldu.
1950’li yıllarda Kıbrıs Rumları, Yunanistan’ın da desteğiyle Enosis’i gerçekleştirmek için diplomatik girişimlerde bulundu. Böylece Yunan hükümeti Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletler’e (BM) taşımış oldu. BM’de istediği kararı çıkartamayan Yunanistan ve Kıbrıs Rumları 1955 yılında EOKA adlı yeraltı örgütünü, EOKA ile mücadele edebilmek için Kıbrıs Türkleri de 1 Ağustos 1958 tarihinde Türkiye’nin de desteğiyle Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdular.
1959 itibarıyla Ada’daki durum Birleşik Krallık için de dayanılmaz bir hal almış, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sömürgelerinde bağımsızlık hareketlerinin artması ve Kıbrıs’ta EOKA’nın yasadışı faaliyetlerini artırması üzerine, Birleşik Krallık, Kıbrıs’ta yeni bir formül arayışına girmişti. Bu formül adanın egemenliğinden vazgeçip, askeri üslerle yetinmekti. Bu şekilde Kıbrıs’ı Akdeniz ve Orta Doğu’da hem kendisi hem de NATO çıkarları doğrultusunda kullanabilecekti.
1959’da Londra ve Zürih Antlaşmaları’yla bir uzlaşı sağlanarak Garanti ve Askeri İttifak Antlaşmaları ile 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumlarının ortaklığı esasında iki uluslu bir devlet olarak kurulmuş, bu uzlaşıyla Ada bağımsızlığını kazanabilmiş aynı zamanda Birleşik Krallık da iki askeri egemen üs elde edebilmişti.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasası esasen fonksiyonel bir federasyon için tasarlanmıştı. Doğumlar, ölümler, evlilikler, okullar, futbol kulüpleri, çöp toplama ve belediye vergileri gibi toplumsal işlevler her toplumun yerel idareleri tarafından ayrı olarak ifa edilmiştir. Uluslararası düzeyde 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek hukuki kimliği söz konusu olmuş ve BM’e üye olunmuştu.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti sadece üç yıl sürdü. Ada’nın Yunanistan’a ilhakını öngören Akritas Planı Rumlar tarafından terkedilmemiş, bu amaç doğrultusunda Kıbrıs Rumları, Kıbrıs anayasasının Türklere tanıdığı hakları ortadan kaldırmış, Türk halkını azınlık durumuna düşürmek amacıyla Anayasa değişiklik önerilerini sunmuş ancak bu teklifler Türkiye ve Kıbrıs Türkleri tarafından reddedilmişti.
KARANLIK DÖNEM VE CUMHURİYETE GİDEN YOL (1963-1983)
Anayasa ve diğer iki toplumlu konulardaki anlaşmazlıklar, birçok Kıbrıs Türkü’nün hayatını kaybetmesine, Akritas Planının uygulamaya konmasına, 1963’ün trajik olaylarına neden olmuştur. Bu noktada Kıbrıs Rumları, silah zoruyla 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni gasp ederek Kıbrıs Türklerini tüm devlet organlarından dışlamış ve anayasaya aykırı olarak anayasanın temel hükümlerini tek taraflı olarak değiştirmiştir. Bu dönem Kıbrıs Türkleri için ekonomik sıkıntılar, izolasyon, karanlık yıllar döneminin başlamasına yol açmıştır.
Ada’da 1963 yılında başlayan ve “Kanlı Noel” olarak adlandırılan saldırıyı daha birçok kanlı eylemler takip etmiştir. Kıbrıs Rumları tarafından düzenlenen saldırılar Boğaziçi, Geçitkale gibi köylere yayılmış Kıbrıs Türklerine karşı baskı, zulüm ve ambargolarla etnik temizlik yapmaya çalışılmıştır. Yaşanan bu durumlar karşısında Ada’daki Kıbrıs Türkleri, evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Çadırlarda, sinema salonlarında, okullarda barınmak zorunda kalan on binlerce Kıbrıs Türk’ünün temel gıda ve sağlık ihtiyaçları, Türkiye Cumhuriyeti tarafından sağlanmıştır. Rum liderliği, uyguladığı yasak ve ambargoların yanında Türk bölgelerine hiçbir yatırım yapmamakta, giriş çıkışlarda da onur kırıcı yoklamalar yapmaktaydı.
Ada genelinde Kıbrıs Türklerine yönelik saldırıların giderek daha da yoğunlaşması üzerine Birleşmiş Milletler Mart 1964’de Kıbrıs’a Barış Gücü gönderme durumunda kalmış ve saldırılar karşısında başkent Lefkoşa’yı fiziki olarak ikiye bölecek bir sınır (Yeşil Hat) belirlenmiştir. Ancak, Kıbrıs Türklerine karşı gerçekleştirilen saldırıların sonunu getirmeye yeterli olmamıştır.
1963 Kanlı Noel’inden 1974 Barış Harekatı’na kadar yaklaşık 11 yıllık süre, Kıbrıs Türkleri için baskı ve eziyet ile geçen çok zor bir dönem olmuştur.
Ada’da iki toplum arasında bir federasyon çatısı altında birleşmek için çeşitli görüşmelere başlansa da 15 Temmuz 1974’te Enosis’in hemen hayata geçirilmesi hedefiyle Yunanistan’daki cunta, Rum EOKA unsurlarıyla işbirliği içerisinde Kıbrıs’ta bir darbe gerçekleştirdi. Ada’da daha fazla kan dökülmesi tehlikesi karşısında Türkiye, 1960 Garanti Anlaşması’na dayanarak askeri müdahalede bulunmuştur. Türkiye’nin “Mutlu Barış Harekâtı” ile Ada’daki daha fazla şiddet ve can kaybına engel olunmuş, Ada’nın Yunanistan’a ilhakı önlenmiş, Türklere ve Rumlara kalıcı barış ve huzur sağlanmıştır. Birleşmiş Milletler’in başkent Lefkoşa’da belirlediği sınır, bu harekât ile birlikte ada genelinde genişleyerek bugünkü halini almıştır.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nden dışlanmalarından itibaren Kıbrıs Türkleri kendilerini yönetmek ve halkının günlük işlevlerini düzenlemek adına bir takım idari mekanizmalar kurmuşlardır. Önce, Genel Komiteyi, ardından Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi, daha sonra, Kıbrıs Türk Yönetimi ve Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi kuran Kıbrıs Türk tarafı, ileride kurulabilecek olası bir federasyonun Kıbrıs Türk kanadını oluşturmak üzere, 13 Şubat 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni (KTFD) kurmuştur.
1975’te Viyana’da gerçekleştirilen toplumlararası görüşmelerde kabul edilen Nüfus Mübadelesi Anlaşmasıyla, BM gözetiminde güneydeki Kıbrıs Türkleri kuzeye, kuzeyde bulunan Kıbrıs Rumlarının da güneye geçmeleri sağlanmıştır.
Takip eden yıllarda Kıbrıs Türk halkı, self-determinasyon hakkını kullanarak 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) ilan etmiştir. Bu yola gidilirken federasyon tezi muhafaza edilmiş ve Rum tarafına barış ve çözüm çağrısında bulunulmuştur.
KKTC’nin ilanı karşısında Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafı konuyu BM’ye taşımışlardır. BM Güvenlik Konseyi’nde 541 sayılı kararla bağımsızlık bildirisi kınanmış, adada Kıbrıs Cumhuriyeti dışında hiçbir hükümetin varlığının tanınmayacağı kararı alınmıştır.
BM Güvenlik Konseyi’nin kararları ve uluslararası baskılar, Kıbrıs Türklerini bağımsızlık kararından geri döndürememiştir.
1983 sonrasında Kıbrıs Türklerine siyasi, ekonomik, kültürel ve spor alanlarında yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır. Türk tarafı adil bir çözüm olana kadar yeni devletine sahip çıkarak dünyaya açılmak, Rum tarafı ise bu girişimleri engelleme çabasına girmiştir. Bu mücadele günümüzde de devam etmektedir.
Federasyon temelinde yarım asrı aşan bir süreden beri yapılan tüm müzakerelerin Rum tarafının her seferinde olumsuz tavır sergilemesi nedeniyle sonuçsuz kalmasından dolayı Kıbrıs Türk tarafı artık bu politikadan uzaklaşarak adadaki yegane çözümün ‘egemen eşitlik ve eşit uluslararası statüde iki ayrı devlet’ temelinde olacağını savunmaktadır.
