Kuzey Kıbrıs’ın mucize burnu Dipkarpaz

Uğur Çelikkol – HÜRRİYET

Bu yazıyı okumadan önce gözünüzün önüne Kıbrıs haritasını getirmeli, getiremiyorsanız hemen oturduğunuz yerden kalkarak bir Akdeniz haritası bulmalı ve Kıbrıs adasının sivri burnunu kağıt üzerinde göz atmalısınız. Buldunuz mu? Evet işte bu yazıda o gittikçe sivrilen ve belki de adanın coğrafi şeklinin zihinlerde yer etmesine neden olan uzantısına gideceğiz.

 

Bellapais’te kaldığım küçük otelin terasından denize bakıyorum. Akdeniz dalgalı, öfkeli, köpük köpük… Akdeniz, okyanuslara has bir hırçınlıkla çalkalanıyor, insanı bazen korkutuyor bazen de dinlendiriyor.. ‘Türkiye bu derin, tuzlu suların ötesinde diyorum’ kendime. Türkiye sadece bir fikir, bir harita bilgisi buradan bakanlar için. Burada okuyan Türkiyeli öğrencilerin özlem dolu bakışları kim bilir kaç gece kaç gündüz bu kıyılardan karşılara doğru dikilmiştir. Karşılar dediğim yine gökyüzü yine deniz ve sonsuz gibi görünen ufuk. Kültürünü ve değerini anlayabilirlerse çok güzel bir yer öğrencilik yapmak için diyorum kendi kendime.

Kıbrıs’ta araç kiralamak çok ekonomik, küçük bir arabanın deposu 100-150 TL’ye dolabiliyor. Ege ve Akdeniz’de adaları keşfetmenin en güzel yolu küçük bir araç kiralamaktır, ben de öyle yaptım ve şimdi adanın en uç noktasına doğru gaza basıyorum. Mesarya Ovası’nı boydan boya geçerken yarı açık camdan içeri dolan sıcak Akdeniz esintisi doyumsuz, saçlarım karmakarışık olmuş kimin umurunda?

KASABA BÜYÜKLÜĞÜNDE İSKELE

Dipkarpaz yolu üzerinde İskele şehri var. İskele şehirden çok kasaba büyüklüğünde bir yerleşim yeri. Dar sokakları, tek katlı, bahçeli evleriyle İskele; tipik bir Akdeniz yerleşimi. Bir kahve içmek için İskele’deki bir kahvehaneye uğruyorum. Küçük kahvehanede, dört beş masada oyun oynayan onbeş yirmi kadar insan. Selamlaşıp bir köşeye oturduğumda yabancı olduğumu anlayan birkaç kişi yanıma geliyor. Kahve içmemi öneriyorlar, zaten canıma minnet. Bol köpüklü bir “Con kahve “ geliyor masaya, kokusu davetkar. Kahve aynı Yunanistan’da olduğu gibi daha çok tüketiliyor Kıbrıs’ta. Kahvelerimizden yudumlayıp Kıbrıs üzerine konuşuyoruz. Uzun yıllar önce Trabzon’dan, Adana’dan, Gaziantep’ten gelenler var aralarında. Şivelerinde, geldikleri yerin gırtlağına ilişkin çok az ses kalmış. Belki kelimeler değil ama arada bir kimi harfler uzun yılların öncesine ait bir telaffuzla dökülüyor dudaklarından.

NÜFUS YOĞUNLUĞU AZ

İskele’den ayrılıp Karpaz’a doğru yola devam ediyorum. Artık öğlenin sıcağı iyiden iyiye adaya çökmüş durumda. Yol gittikçe daha virajlı hale geliyor. Geride kalan her kilometre Karpaz bölgesinin, doğal güzelliklerini ve bitki örtüsünü iyice gözler önüne sermeye başlıyor. Sağda solda tek tük evler derken bir tabela “Kanakaria Manastırı’na” işaret ediyor. Ada genelinde çok sayıda manastır ve kilise mevcut , Karpaz yolunda ise özellikle Kıbrıs’ın güney tarafından gelen ziyaretçilerin mutlaka ziyaret ettiği manastırlar var. Nüfus yoğunluğu az ve Dipkarpaz kasabasından once son büyük yerleşim Yenierenköy. Anayol Yenierenköy’ün içinden daralarak ve biraz da sıkışarak geçiyor. Gözüme takılan Turizm Danışma bürosuna bakmak için mola veriyorum. Aracımı park edip danışma bürosundaki beyle ayaküstü sohbete dalıyorum, büronun duvarlarında Kıbrıs adasının muhtelif harita ve posterleri var. Haritalardan birine bakarak daha ne kadar yolum olduğunu anlamaya ve izlemem gereken rotayı tayin etmeye çalışıyorum. Yenierenköy ile Dipkarpaz arasını “Bir Con kahve içimi” zamanda tamamlıyorum. Bölgenin son yerleşimi burası. Dipkarpaz’ın meydanında beyaza boyanmış bir kilise onun hemen arkasındaki tepede ise güzel bir cami göze çarpıyor. Yol kenarındaki kahvede yine iskambil kağıtları ve kahve kokuları havada uçuşuyor, benimle kimse ilgilenmiyor.

RUMLA TÜRK BİRLİKTE

Dipkarpaz, yaklaşık iki bin nüfusu olan bir yer. Burada üç yüze yakın Rum nüfus var. Kuzey Kıbrıs’ta Türk ve Rum nüfusun birlikte yaşadığı birkaç yerden biri. Şehrin içinde Rum ve Türk kahvehaneleri karşı karşıya. Her iki tarafın da müşterisi var, masalarda oturan insanlar birbirlerinden farklarının ne olduğuna dair hiçbir fikir vermeksizin benzer kahvehane dünyasını paylaşıyorlar. Kahvehanelerin önünden yürürken Kıbrıs şivesi ile konuşulan Türkçe çoğu yerde Rumca konuşmalara karışıyor, uzaktan kimin ne olduğunu anlamakta zorluk çekiyorum.
Dipkarpaz’da kısa da olsa konuşma fırsatı bulduğum bazı sakinler Rumlarla aralarında herhangi bir sorun olmadığından dem vursa da arada manevî bir mesafenin bulunduğunu konuşmaların satır aralarından anlamak mümkün. İnsanlar burada siyasetten politikadan Türk-Rum anlaşmazlıklarından çok geçim şartlarından şikayetçi. “Geçim zor bizim buralarda” diyor kalın bıyıklı orta yaşlı esmer tenli bir amca. Diğerleri başlarını sallayarak bu hayati cümleyi tasdik ediyorlar. Ortak kanaat “ihmal” edilmiş oldukları. Siyasetçilerin seçim zamanı ortaya çıkacağını, vaatlarda bulunup gideceklerini ama hiçbir şey yapmayacaklarını söylüyorlar. Bana Zafer Burnu’na doğru giderken bakir ,deniz kaplumbağalarının yumurtlama yeri olan muhteşem bir kumsaldan ve uç bölgedeki bir kiliseden bahsediyorlar. Yola devam etme zamanı…

800 YILDIR AYAKTA

Dipkarpaz köyünün kuzeyinde Ayafilon olarak adlandırılan sahilde Kıbrıs’ın efsanevi kralı Pygmalion tarafından kurulduğu kabul edilen Karpasia antik kentinin kalıntıları yer alıyor. Karpasia’nın en önemli kalıntısı 12. yüzyılda inşa edildiği bilinen ve tabanı mozaiklerle süslü Hagios Philon kilisesi. Ayafilon’la Apostolos Andreas Manastırı arasında Aphendrika antik kentinin kalıntıları bulunuyor. Aphendrika’daki üç kilise kalıntısı da görülmeye değer.
Aya Filon Kilisesinin arkasında bulunan denize sıfır restaurantta akşama “Zafer Burnu” dönüşü Akdeniz mezelerini tadacağıma ve balık yiyeceğime dair söz vererek ayrılıyorum Dipkarpaz kasabasından.

CARETTALAR ALTINKUM SAHİLİNDE

Dipkarpazı geride bıraktıktan bir kaç kilometre sonra karşıma Dipkarpaz Milli Parkı giriş kapısı çıkıyor. Milli Park sınırları içinde Dünyanın en güzel kumsallarından biri bulunuyor. 12 km uzunluğundaki Altın Kumsalı görüp te büyülenmemek elde değil, Dipkarpaz’a ilerleyen virajlı yolda sağımızda kalan muhteşem kum plaj Caretta kaplumbağalarının yumurtlama alanı olarak biliniyor ve Kleopatra’nın da bu plaja geldiği efsanesi konuşuluyor.. Üşenmeden arabamla kumsala en yakın yere kadar gidiyorum ve sahildeki bir grup insanın bir plastik kovadan dakikalar once yumurtadan çıkmış deniz kaplumbağalarını denize bıraktıklarına şahit oluyorum. Onlardan öğrendiğime göre yumurtlama dönemlerinde bölgede kaplumbağaların huzurunu bozacak her türlü etkinlik yasaklanmaktaymış.
Yerleşimin ve uygarlık erişiminin sınırlı olduğu da göz önüne alındığında buralarda dünyaya ‹merhaba› diyen Caretta yavrularının sağ kalma şansının diğerlerine göre daha fazla olduğu söylenebilir.

Plajı arkamda bırakırken sağda solda başıboş halde duran eşekler dikkatimi çekiyor. Yöreye özgü olan ve zebra eşek karışımı olduğu söylenen Dipkarpaz eşeklerinin yaşam alanı olan bu bölge aynı zamanda milli park ilan edilmiş ve tüm bölge koruma altında. Bölgede eşeklerin yanında zehirsiz karayılan ile bir engerek türü olan ve öldürücü zehire sahip yılanlar, ve geniş bir aralıkta çeşitlilik gösteren kertenkelelerin bu faunanın koruma altında olan üyeleri olduğunu da vurgulamalıyım. Kuzey Kıbrıs’ın bilinen, 1410 flora türü ve alt türlerin dörtte üçü Karpaz yarımadasında, yarısı da Karpaz Milli Parkında bulunuyor.

APOSTOLOS ANDREAS MANASTIRI VE ZAFER BURNU

Karpaz Yarımadasının sonunda kendi adıyla anılan burnun ucunda Apostolos (Havari) Andreas Manastırı yer alıyor. Dipkarpaz’dan manastıra ulaşmak için 20 km daha yol yapmak gerek. Yollar dar ve biraz bozuk, ama Dünya haritasındaki en ilginç burunlardan birine ulaşmak için herşeye değer.

Apostolos Andreas Manastırı Rum Ortodoks Kilisesinin kurucularından olarak da kabul edilen Havari Andreas’a adanmış. Havari Andreas Hz. İsa tarafından papazlığa çağrılan ilk kişi olmasından dolayı dini unvanı “ilk çağrılan” anlamında “O Protoklitos” olmuştur. Ortodoks inancına göre Havari Andreas bir gemi yolculuğu sırasında burada karaya çıkmış ve yere vurduğu asasıyla mucizeler yaratan bir su çıkarmış. Şimdi denizin kıyısında akan pınarın işte bu su olduğu kabul ediliyor. Ortodoks dünyasının hac merkezlerinden biri olan manastır bu kaynağın etrafında gelişmiş. Önce küçük bir şapel, sonra kilise, bunların etrafına da hacıların konaklaması için onlarca oda inşa edilmiş. Manastır ve bölgede yaşanan ziyaretçi ilgisi beraberinde turistik eşya satan tezgahları da getirmiş. Çevresi hediyelik eşya satan tezgâhlarca kuşatılmış olan manastırda aynı zamanda Kuzey Kıbrıs ‘taki tek din adamı olan papaz görev yapıyor. Manastırın bakıcısı ise siyah kıyafetler giymiş yetmiş yaşın üzerinde yaşlı bir rahibe. Ömrünü manastıra adadığı her halinden belli olan yaşlı kadın bölgedeki güvercin ve kedileri besleyerek günlerini geçiriyor ve ziyaretçilerle fazla konuşmuyor. Manastırı Rumlar kadar Türkler de ziyaret ediliyor ve burada tutulan dileklerin kabul olacağına inanılıyor.
Manastırın olduğu alandan sonra yola devam etmeniz için tek neden Zafer Burnu. Manastırdan birkaç kilometre uzaklıktaki kayalık alan Kıbrıs adasının ve Dipkarpaz’ın en uç noktası oluyor ve artık önünüzde Akdeniz’den başka hiç bir şey kalmıyor. Kayalıklarda 2 tane bayrak dalgalanıyor. Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bayrakları tüm Akdeniz insanlarına selam yolluyor.

SUYA DOKUNMADAN ANLATILAMAZ

Zafer burnuna vardığınızda hissettikleriniz kelimelere dönüşebilir mi bilmem ama herhalde Akdeniz’in köpüklü sularına dokunmadan anlatılmaz. Dipkarpaz, dostluk-düşmanlık ile siyaset-politikacı kavramları arasında sevinç ve hüzünlerini daha doğrusu duygularını yitirmemeye çalışan insanların, kalplerinin bir köşesinde mutlaka, ama en zor şartlarda bile umudunu muhafaza eden insanların yaşadığı yer. Onların beklentileri, hayal kırıklıkları, nihayet her ne olacak ve yapılacaksa asıl yapacak olanın yine insanın kendisi olduğu gerçeği ile açıklanıyor sadece.